27 Eylül 2013 Cuma

Acaba Kime Sanatçı Denir?

Tuncel Kurtiz'e...*

Profesyonel müzik hayatımın başlarında bir vatandaşa çalmak için gittiğim barda erkenci olmanın verdiği yalnızlıkla otururken şef garsonun " sanatçıya sorun ne içiyormuş" emriyle toparlandığımı hatırlıyorum. Önümde uzanan masalara göz atmış tarife uygun kimseyi görememiştim. Ya da bahse konu kişiyi tanımıyordum. Garsonlardan biri ne içmek istediğimi sorunca şaşırıp kalmıştım. Gelin görün ki bizim türkü barlar bir gariptir. Gece program bitip sıra para almaya gelince, saatlerdir dolup boşalan onca masaya rağmen "canım, gördün iş yoktu" sözlerini duymuştum. 

Sanatçı'dan "canım, gördün" e uzanan zaman diliminde olup biten bir "iş ilişkisi"nden öte birşey değildir.

Geçenlerde çok değer verdiğim bir ağbimin oğlu için yapılan düğünde mekânın "organizatör"ü olan abla içinse "karınları doyurulması gereken çalgıcılar" olduk.

Bir dost sohbetinde "biz sanatçılar" şeklinde başlayan bir cümle, nereye gideceğine bakılmaksızın kesilir ve ayıplanır. 

TV'de klibi olan herkes otomatikman sanatçı sayılır.

Sol açısından ise "devrime" hizmet eden herkes...

Uzatmadan konuya girmek için başka başka sanatçı türlerini tahmin etmeyi size bırakıyorum.


Galiba başka başka durumlar için hep aynı ifadenin kullanılması söz konusu. "Kötü" demek yerine de, "çirkin" demek yerine de "iyi değil" demek gibi. Beğenilmeyen, kabul görmeyen herkes sanatçı olmadığı yönünde bir tespitle yaftalanıyor. Bu çok kolaycı bir yöntem. Çünkü kişinin kendisinin sanatla olan ilişkisini yadsımasını, sorumluluktan kaçmasını sağlıyor. Oysa sanatçı kavramı sanatla olan bağlantısı koparılmadan ele alınmalıdır. Bir kimsenin sanatçı olup olmadığı sanat üzerinden belirlenmelidir.

Sanatı, sanat felsefesine girercesine ele almadan önce ülkemizdeki sanat algısını belirleyen önemli bir hususu belirtmek isterim.

Ortaokul ve lise seviyesinde İngilizce bilen herkes "artist" ile plastik sanatlar ile uğraşanları, "singer" ile şarkıcıları, "musician" ile müzisyenleri vb. şekilde ifade ettiklerini hatırlayacaklardır. Bizde ise sanatçı haklı olarak sanatın her dalının mensuplarını ifade eder. Ancak... Cumhuriyet aydınlanmacılığı ekonomi politikteki yukarıdan aşağıya örgütlenmenin kültürdeki yansıması şeklinde olduğu için kültür-sanat alanını yukarıda bir yerde konuşlandırır. Sanatçı adaylarını halk çocuklarından seçmesi bu gerçeği değiştirmez. Çünkü onları alır sanatçı yapar ve ekseri burjuva ortamların hizmetine sunar. (Köy enstitülerini ayrı tutmak lazım). Benim buna ülkemizde sanatın gelişmesine katkısı yönünde bir eleştirim yok. Amacım tespit yapmak. Halkın muhattap olduğu sanatçılar radyo ve pavyon sanatçılarıdır. Onlar da her ne kadar halkın içinden çıksalar da zamanla halkı dışında ama üstünde bir yaşam kurmuşlardır. Bu seyir 60'lardan sonra bilinen nedenlerle değişir ve sanatçılar tekrar halkın içine dönerler. Yine bilinen nedenler, ama bu kez 80 Darbesi'nin etkisiyle farklı türden nedenler, sanatçıların toplumdan kopuşlarını hızlandırmış, adeta burjuva sınıfının mensuplarıymış gibi bir hiyerarşi oluşturmuştur.

Buna sanata ve sanatçıya yönelik Anadolu kökenli derinlikli bir bakışın da eklediğimizde  "gerçek sanatçı" kavramının karşımıza çıkmasına şaşırmamamız gerekir.


Sanatın kuramlar tarihine ve kuramlar arası tartışmalara girmeden tarifini yapmak gerekirse; sanat, insanın içinde yer aldığı sistemi (evren, dünya, doğa, toplum vs.) elindeki nesnelere yeni biçimler katıp o nesneleri dönüştürerek yeniden ifade etme "çabasıdır". Nesne dediğimizde sadece kağıt ve boyalar anlaşılmamalı elbette, insan bedeni, ses titreşimleri de buna dahildir. Bu nesneler kendilerinden başka bir şey haline gelirler. Bir resim yapıldığında tuval ya da boya değil resmi görürsünüz. "Çabasıdır" dedim, çünkü eğer "çaba" olmasaydı, muhakkak bir doyum noktası olurdu ve mesela Bach'tan sonra müzik yapmak abes karşılanır, bildik dahileri saymak yeterli olacaksa, Mozart, Beethoven, İsmail Türüt ortaya çıkmazdı. Ya da üçüncüsü kesin yine çıkardı.

Öyleyse sanat için bir takım asgarî gereksinmeler hakkında uzlaşmamız mümkün gibi görünüyor. Nedir onlar?

Sisteme sanatsal gözle bakmak, sistemi sanat eserine dönüşebilecek nesneler ile düşünebilmek ve sistemin basit ya da karmaşık yanlarını (fark etmez) bu nesneleri uygun formlarla işleyerek ifade etme(ye) çalışmak. Tüm bu uğraş içinde kendinden öncekini kendinden sonrakine bağlayabilmek.(Bu daha çok dahiler için geçerlidir)

Ilk iki koşul bana öyle geliyor ki sanat izleyicisi için de geçerlidir. Sanatla içli dışlı oldukça geliştirilebilir.

Konuya böyle yaklaştığımızda sanat eseri ya da sanatçı hakkındaki eleştirel tutumun iyi bir teori ve deneyim ile olgunluk kazanacağını söyleyebiliriz. Şayet başbakan değilseniz bunlara kesinlikle ihtiyacınız olacaktır.

Burada teoriden kasıt, sadece formlar bilgisi değil, insanlık tarihiyle iç içe bir sanat tarihi bilgisidir de. Bir resme baktığımızda belki sanatçının fırça darbelerinin taşıdığı bir takım özellikleri bilmenize gerek olmasa da tablonun dışavurumcu mu yoksa kübist bir ressam tarafından mı yapıldığını anlamamız gerekmektedir. Ancak böylece o tablo hakkında az çok konuşabiliriz. Elbette bu da yetmez. Bahsi geçen tablonun hangi tarihe rast geldiğini, o tarihin belirleyici yanlarını, dönem sanatına etkisini de bilmeliyiz. Ya da bağıra bağıra konuşarak eseri aşağılamalıyız(!)

Gelelim işin sanatçı ile ilgili kısmına. Yukarıda saydığım şartlara uyan hemen herkese sanatçı denmesini , eserleri üzerinden nitelendirilmeleri gerektiğini düşünüyorum. 

En başta ortaya çıkan "kime sanatçı denmez" tartışması en azından benim için bitmiştir.

Özcesi;

Ortada gerçekten yüzyıllardır süren çabayı bir nebze de olsun yansıtmayan şeye sanat eseri denemez. İşi gücü böyle şeyler olan kişiye de çok para kazanıyor diye sanatçı denemez.

* Yazıyı yazdığım gün aramızdan ayrılan büyük usta için ben de muhakkak birşeyler karalayacağım. Ancak içtenlikli acımız bu yazıyı bile paylaşmakta zorlanmama neden olmuşken elim kaleme gitmedi. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.



26 Eylül 2013 Perşembe

Bak Şu Konuşana

Yaldızlı binalarda yalan, riya, insan satışı vs. olur ama sanat olamaz. Yıldızlı binalarda hesap yapanların ufku, dev bilboardları süsleyecek güzellikleri seçecek kadar geniştir. Çırpıntılı denizi yaldızlı camın ardından izleyen insan, ne dalgaların ne de sahilden geçen çocukların seslerini duyabilir. 


Sanat türlü biçimleriyle sokaktadır, tarlada, atölyede, okuldadır.  


Sanat her gece barda değildir. Sanatın gönlü hovarda da değildir. 


Maliyeti, rantı olmaz. 


Dünyaya kasasından bakan da sanattan anlamaz.


Yaldızlı binalarda doğanlar olduğu gibi oralara sonradan gidenler de olabilir. Zamanla oralarda doğanlardan daha da yabancılaşırlar geldikleri yere. 


Geldiği sokaklardan yaldızlı binalara nasıl çıktıklarını unutmadığımız insanlar var. Sokaktakinin hafızası hem derindir, hem de alanı geniştir. Ve konuşma sırası sokaktakine geldiğinde...






25 Eylül 2013 Çarşamba

Gereği Düşünüldü

Blogun adı Orta Sayfa olacaktı. Ancak Blogger kabul etmediği için Orta Sahife adını aldı. Çok yaratıcı değil mi? 

Şimdi nasıl bilmiyorum ama eski politik dergilerin orta sayfaları teorik yazılara ayrılırdı. Kültür, sanat, politik polemikler yapılırdı. Artık politik dergileri takip etmediğim anlaşılmasın. Günümüzde yayıncılık o kadar çok çeşitle karşınıza çıkıyor ki klasik okur yazarlığı aşmaya başlıyorsunuz. Tıpkı bloglar ve blog yazarlığı gibi.

Blog yazarlığı kişisel deneyimlerin aktarıldığı bir alan gibiyse de yaşanılan anın toplumsal resmini çekmeye dönük bir çabayı da içeriyor.

Ben de kendi deneyimlerimden yola çıkarak soyutlamalar yapmaya çalışacağım. Kimse kusura bakmasın. Ne kolay anlaşılır bir dil, ne de karmaşık entelektüel lafızlar kullanacağım. Kendim olacağım.

Konuşmaktan çok dinlemeyi, okumaktan çok yazmayı sevenlerle buluşacağım için heyecanlıyım.

Blog yazarlığı hem yazarlık açısından hem de teknik anlamda uzağımda olduğu için acemiliklerime göz yummanızı istemek zorundayım.

Görselliğe düzene değil içeriğe bakın isterim.