Kuşkusuz yeni bir şey üretip bunu paylaşan her insan için
eseri olduğundan daha başka anlamlar taşır. Kimi kendiyle özdeşleştirir,
kimi çocuğu gibi görür. Bunun sebebi her eserin arkasında yıllara varan bir
emek sürecinin olmasıdır.
Müzikte sadece bestecinin söz yazarının değil, icracıların
da emeği bulunmaktadır. Bizim yaş grubumuzda her birimizin ortalama geçmişi
yirmi yıl olsa, birkaç asrı bulacak emeğin bileşiminden bahsediyorum.
Bundan üç yıl önce takvimler yine Kasım ayını gösterirken
bir kuş havalandırmak istedik. Kuluçkasına kendimiz yatmış, yumurtadan çıktığı
andan itibaren özenle bakmış, uçacak seviyeye gelince görücüye çıkarmıştık.
Neler hissediyordum? Belki arkadaşlarım gibi profesyonel bir
heyecan yoktu bende. Bildiğiniz korkuydu yaşadığım.
Korku mu?
Yıllardır titizlikle üstünde çalıştığınız “ürünler”
paylaşılarak nitelik değiştirecek, birer sanat eseri haline gelecektir. Bunun da
ötesinde bir sanat eserini paylaşmak onu sadece beğeniye sunmak değildir. Bunu
yaparken kendi iç dünyanızı da açarsınız bir bakıma. Dünyanın ve insanın
halleriyle ilgili hislerinizi, düşüncelerinizi açıklarsınız.
Kırlangıç’ın bugüne kadar ki serüveni bu korkumun gereksiz
olduğunu gösterdi. Buraya daha sonra geleceğiz. Ben size biraz Kırlangıç’tan
bahsetmek istiyorum.
Bütünlüklü bir müzik
albümü olarak Kırlangıç 2000’li yılların başlarından çıkarıldığı tarihe kadar
süren 12 yıllık çalışmalardan oluşuyor. Bir türkü hariç tamamının bestesi
benim, bana ait bestelerin birinin sözü de bir başkasına ait.
Albümde özgün müziğin 90’lı yıllara has hüznünü, ağıtları
umuda dair şarkılarla birlikte sunduk.
Ağıtlar herhangi birileri için yazılmış ağıtlar değildi. Biri
19 Aralık Hapishaneler Katliamı için Aralık Ağıtı, biri çocuklarını
ısıtamadığından canına kıyan Emine Akçay için Emine'ye Ağıt ve sonuncusu da Kıbrıs’ta
İngilizlere karşı ulusal onurla tavır takınan Arap Ali için yazılmış olan Magosa Limanı’dır.
Albümde deneysel olarak da bir Karl Marks şiirinden
bestelenen Özlem’i de unutmayalım.
Haziran Ayaklanması’ndan hemen önce çıkan bir albümün bu
ayaklanmanın habercisi olması, açıkçası bende büyük şaşkınlık yarattı.
Ağıtlar ayaklanma öncesini anlatırken, Ben Derviş miyim ve
Yağmurun Şarkısı adeta ayaklanma için yazılmış gibidir.
Burada bir öngörüden değil ancak yaşanılan anın doğru
anlaşılıp sanatlaştırılmasından bahsedilebilir. Bu açıdan tevazu göstermek
istemiyorum. Sanatçılığın evrensel gereklerinden birini yerine getirmişim. Ama bu
yaklaşımı bana kazandıran ailemize de buradan selam etmekten gocunmuyorum.
Albümde besteler ve düzenlemelere yaklaşım hakkındaki
fikirler dışında biçimsel bir katkım olmadı. Her biri ileride adından çokça söz
ettirecek iyi müzisyenlere emanet ettim şarkılarımı. Biçimsel arayışlara gerek
kayıt tecrübesizliği, gerekse düşüncelerimin olgunlaşmamasından kaynaklı olarak
bu albümde yönelmedim. Kaldı ki mevcut durumda arkadaşlarımın en iyisini
yapacaklarını biliyordum. Öyle de oldu. Beşer parçaya hayat veren Sinan Cem
Eroğlu ve Toylan Kaya kendi alanlarında şimdiden çok önemli yerlerdeler ve
artık benim gibi tanınmamış kimselerle değil, önemli isimlerle çalışıyorlar.
Sanatın dağınık,
şehir hayatının birbirinden kopuk, modern insanın bireysel tutumu
nedeniyle günümüzde yeni eserler ortaya koymak oldukça güç. Kaderin piyasa
kuralları tarafından yazıldığı bir alan olan müzikte ise “çıkış” yapmadan mütevazı
bir sunum dipsiz bir kuyuya bağırmakla eş anlamlı.
Sponsorsuz, klipsiz, tv programsız bir albüm çalışması hiç başlamamıştır.
Öyle ki aradan üç yıl geçmesine rağmen bunlar olmadığı için dağıtımı
yapılmamış, yani fiilen çıkmamış bir albümden bahsediyoruz.
Bununla ilgili olarak, günümüz sanatını irdeleyen şu yazıyı
yazmıştım: SANATÇI VE KAPİTALİZM ARASINDA SOĞUK SAVAŞ (VE SAVAŞIN SEVİMLİ YÜZÜ ÜNLÜ FETİŞİZMİ)
Buna bir de ülkede toplumsal başkaldırının ve bunun şiddetle
ezilmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni acıların artarak sürmesini ekleyin. Tam da
bunlara dokunan eserlerin bile geri planda kalması normal değil mi? Ben, benim
durumumu içinden çıkılmaz bir hale getirmiş olsa da, bunu çok normal görüyorum.
Zerre üzülmüyorum.
Toplumsal başkaldırıların iyi gittiği zamanlarda popülist
sanatçılar ortaya çıkar ve bu durumdan nemalanmak isterler. Bu başkaldırının
hiçbir yerinde olmayıp sözlerini değiştirdikleri şarkılarla vs. isim yapmaya
çalışırlar. Şehitlerin isimlerine türküler söylerler. Öyle hızlıdırlar ki Ali
İsmail şehit düşer, klip hazırdır bile. Ama katillerden hesap sorulan hiçbir
mahkemede yokturlar.
Benim Magosa Limanı’nı paylaşmaya buradan “yürümeye” içim el
vermedi. Üstelik 8 ay önce yapmışken. Dahası ayaklanma ile ilgili yazdığım
dolayısıyla herhangi bir albümde bulunmayan koçaklamayı da birkaç demokratik
kitle örgütü etkinliği dışında okumadım. Arkadaşlarımın yer yer eleştiriye
varan ısrarlarına rağmen…
İşte benim için sabahı, baharı ve sonsuz umudu ifade eden
Kırlangıç bir türlü havalanamadı. Hani en yükseğe uçmasını da istemedik hiç. Ama
sesini kulaktan kulağa, kalpten kalbe ulaştırsın istedik.
Şimdilik satın alma opsiyonlu platformlarda, dinlemek için youtube ve dailymotion’da, hatta beleş
indirmek için de bir iki forumda tünemiş halde bekliyor: Buyrun
Ben mi? Ben emekçi müzisyenim çağıran olursa gidip çalıyorum
ve yeni şarkılar yapmaya devam ediyorum. Hayat devam ediyor. Ben neden durayım?
Not: Piyasanın cilvesine bakın ki, sizlere bağlantı sunmak için ttnetmüzik'e baktığımda albümün kaldırılmış olduğunu gördüm. Kırlangıç'a üçüncü yılında kış denmiş. Ah benim kolu kanadı kırık kuşum.