4 Kasım 2015 Çarşamba

Bir Albümün Kısa Hikayesi: Havalanamayan Kuş Kırlangıç

Kuşkusuz yeni bir şey üretip bunu paylaşan her insan için eseri olduğundan daha başka anlamlar taşır. Kimi kendiyle özdeşleştirir, kimi çocuğu gibi görür. Bunun sebebi her eserin arkasında yıllara varan bir emek sürecinin olmasıdır.

Müzikte sadece bestecinin söz yazarının değil, icracıların da emeği bulunmaktadır. Bizim yaş grubumuzda her birimizin ortalama geçmişi yirmi yıl olsa, birkaç asrı bulacak emeğin bileşiminden bahsediyorum.

Bundan üç yıl önce takvimler yine Kasım ayını gösterirken bir kuş havalandırmak istedik. Kuluçkasına kendimiz yatmış, yumurtadan çıktığı andan itibaren özenle bakmış, uçacak seviyeye gelince görücüye çıkarmıştık.

Neler hissediyordum? Belki arkadaşlarım gibi profesyonel bir heyecan yoktu bende. Bildiğiniz korkuydu yaşadığım.

Korku mu?

Yıllardır titizlikle üstünde çalıştığınız “ürünler” paylaşılarak nitelik değiştirecek, birer sanat eseri haline gelecektir. Bunun da ötesinde bir sanat eserini paylaşmak onu sadece beğeniye sunmak değildir. Bunu yaparken kendi iç dünyanızı da açarsınız bir bakıma. Dünyanın ve insanın halleriyle ilgili hislerinizi, düşüncelerinizi açıklarsınız.

Kırlangıç’ın bugüne kadar ki serüveni bu korkumun gereksiz olduğunu gösterdi. Buraya daha sonra geleceğiz. Ben size biraz Kırlangıç’tan bahsetmek istiyorum.

Bütünlüklü bir müzik albümü olarak Kırlangıç 2000’li yılların başlarından çıkarıldığı tarihe kadar süren 12 yıllık çalışmalardan oluşuyor. Bir türkü hariç tamamının bestesi benim, bana ait bestelerin birinin sözü de bir başkasına ait.

Albümde özgün müziğin 90’lı yıllara has hüznünü, ağıtları umuda dair şarkılarla birlikte sunduk.

Ağıtlar herhangi birileri için yazılmış ağıtlar değildi. Biri 19 Aralık Hapishaneler Katliamı için Aralık Ağıtı, biri çocuklarını ısıtamadığından canına kıyan Emine Akçay için Emine'ye Ağıt ve sonuncusu da Kıbrıs’ta İngilizlere karşı ulusal onurla tavır takınan Arap Ali için yazılmış olan  Magosa Limanı’dır.

Umuda çağıran üç eserimiz ise Sabah Şarkısı, Ben Derviş miyim ve Yağmurun Şarkısı oldu.

Albümde deneysel olarak da bir Karl Marks şiirinden bestelenen Özlem’i de unutmayalım.

Haziran Ayaklanması’ndan hemen önce çıkan bir albümün bu ayaklanmanın habercisi olması, açıkçası bende büyük şaşkınlık yarattı.

Ağıtlar ayaklanma öncesini anlatırken, Ben Derviş miyim ve Yağmurun Şarkısı adeta ayaklanma için yazılmış gibidir.

Burada bir öngörüden değil ancak yaşanılan anın doğru anlaşılıp sanatlaştırılmasından bahsedilebilir. Bu açıdan tevazu göstermek istemiyorum. Sanatçılığın evrensel gereklerinden birini yerine getirmişim. Ama bu yaklaşımı bana kazandıran ailemize de buradan selam etmekten gocunmuyorum.

Albümde besteler ve düzenlemelere yaklaşım hakkındaki fikirler dışında biçimsel bir katkım olmadı. Her biri ileride adından çokça söz ettirecek iyi müzisyenlere emanet ettim şarkılarımı. Biçimsel arayışlara gerek kayıt tecrübesizliği, gerekse düşüncelerimin olgunlaşmamasından kaynaklı olarak bu albümde yönelmedim. Kaldı ki mevcut durumda arkadaşlarımın en iyisini yapacaklarını biliyordum. Öyle de oldu. Beşer parçaya hayat veren Sinan Cem Eroğlu ve Toylan Kaya kendi alanlarında şimdiden çok önemli yerlerdeler ve artık benim gibi tanınmamış kimselerle değil, önemli isimlerle çalışıyorlar.

Sanatın dağınık,  şehir hayatının birbirinden kopuk, modern insanın bireysel tutumu nedeniyle günümüzde yeni eserler ortaya koymak oldukça güç. Kaderin piyasa kuralları tarafından yazıldığı bir alan olan müzikte ise “çıkış” yapmadan mütevazı bir sunum dipsiz bir kuyuya bağırmakla eş anlamlı.

Sponsorsuz, klipsiz, tv programsız bir albüm çalışması hiç başlamamıştır. Öyle ki aradan üç yıl geçmesine rağmen bunlar olmadığı için dağıtımı yapılmamış, yani fiilen çıkmamış bir albümden bahsediyoruz.
Bununla ilgili olarak, günümüz sanatını irdeleyen şu yazıyı yazmıştım: SANATÇI VE KAPİTALİZM ARASINDA SOĞUK SAVAŞ (VE SAVAŞIN SEVİMLİ YÜZÜ ÜNLÜ FETİŞİZMİ)

Buna bir de ülkede toplumsal başkaldırının ve bunun şiddetle ezilmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni acıların artarak sürmesini ekleyin. Tam da bunlara dokunan eserlerin bile geri planda kalması normal değil mi? Ben, benim durumumu içinden çıkılmaz bir hale getirmiş olsa da, bunu çok normal görüyorum. Zerre üzülmüyorum.

Toplumsal başkaldırıların iyi gittiği zamanlarda popülist sanatçılar ortaya çıkar ve bu durumdan nemalanmak isterler. Bu başkaldırının hiçbir yerinde olmayıp sözlerini değiştirdikleri şarkılarla vs. isim yapmaya çalışırlar. Şehitlerin isimlerine türküler söylerler. Öyle hızlıdırlar ki Ali İsmail şehit düşer, klip hazırdır bile. Ama katillerden hesap sorulan hiçbir mahkemede yokturlar.

Benim Magosa Limanı’nı paylaşmaya buradan “yürümeye” içim el vermedi. Üstelik 8 ay önce yapmışken. Dahası ayaklanma ile ilgili yazdığım dolayısıyla herhangi bir albümde bulunmayan koçaklamayı da birkaç demokratik kitle örgütü etkinliği dışında okumadım. Arkadaşlarımın yer yer eleştiriye varan ısrarlarına rağmen…

İşte benim için sabahı, baharı ve sonsuz umudu ifade eden Kırlangıç bir türlü havalanamadı. Hani en yükseğe uçmasını da istemedik hiç. Ama sesini kulaktan kulağa, kalpten kalbe ulaştırsın istedik.

Şimdilik satın alma opsiyonlu platformlarda, dinlemek için  youtube ve dailymotion’da, hatta beleş indirmek için de bir iki forumda tünemiş halde bekliyor: Buyrun

Ben mi? Ben emekçi müzisyenim çağıran olursa gidip çalıyorum ve yeni şarkılar yapmaya devam ediyorum. Hayat devam ediyor. Ben neden durayım?

Not: Piyasanın cilvesine bakın ki, sizlere bağlantı sunmak için ttnetmüzik'e baktığımda albümün kaldırılmış olduğunu gördüm. Kırlangıç'a üçüncü yılında kış denmiş. Ah benim kolu kanadı kırık kuşum.