Modern
burjuva toplumu, merkez-çevre ayrımının emperyalizmin ekonomik, teknolojik ve
kültürel hegemonyasıyla ortadan kalktığı ölçüde, küresel ölçekte bir değişim
yaşıyor. Bireylerin bilinç düzeyinden bağımsız olarak bu topluma dahil olan
kimseler, şayet sistemle bağlarını koparıp bu hegemonyadan kurtulamazlarsa, ortak
bireysel ve toplumsal davranış kalıpları sergiliyor. Kastettiğim şey şudur: Her
türlü kültürel özgünlükten sıyrılmış birey, tarihsel ve sınıfsal kökeninden
gönüllü bir kopuşa itiliyor.
Kendi
emek ürününü kendinden bağımsız, dışsal, aşkın bir nesne olarak görerek ona
yabancılaşan insanın modern kapitalist dünyada özne olarak tek tipleşmesi, yani
tüketim ve politik tercihler yapabildiği yanılsamasını taşıması gerekiyordu.
Öyleyse
modern burjuva toplumunda birey epistemolojik ve etik bağlamında bir özneydi.
Şimdi.
Kapitalist üretim biçimi değişmeden burjuva toplumunun yabancılaşmadan
kurtulması olanaksızdır. Ancak bireyler, sistemle ilişkilerini kopardıklarında
bilinç bağlamında kurtulabilirler. Metalardaki emeği görebilirler. O emeği
ölçebilir, karşılığında yeterince ücret almadıklarını anlayabilirler. Bunun
için iş günü dışında bir zamana ihtiyaçları vardır. Böylece bilinçlenmesini
sağlayacak kuramsal ve eylemsel faaliyetlere girişebilir.
Fakat
karşımıza bu kez daha büyük bir soru çıkıyor. Ben bu soruyu sorup konuyu belli
bir yere getirip bırakmak istiyorum: Madem kapitalizmin geldiği noktada, genel
olarak, iş günü süreleri kısa, emekçi sınıflar göreli olarak daha bilinçli,
peki sınıf hareketi neden güçsüz?
Bilinçli
olmayı, hakikat türünden bilgiyi, yani
nesnel gerçekliğin bilgisine sahip olmak ve toplumsal yasaları anlayıp dünyayı
değiştirme çabası içine girmek olarak alıyorsak, iş günü dışındaki zamanın
(hafta sonu tatilleri ile birlikte) 19. yy ‘dan kat kat fazla olduğu, bilgiye
erişimin özgürce ve hızlı gerçekleştiği 21. yy’ da sınıf hareketinin bireyler
üzerindeki etkisizliğinin nedenini soruşturmalıyız.
Meslekî
zorunluluklarla edinilen uzmanlık türünden bilgiyi saymazsak, insanın hayatını
devam ettirmek için ihtiyaç duyduğu günlük pratik bilginin niceliği, arka
arkaya çıkacak iki sorunun tetikleyicisi olur. Öncelikle günlük pratik bilgi
insan bilincinin maddi dünya ile olan dolaysız bağının ürünüdür. Bu bilginin
niceliği bu bağı sıkılaştırır veya koparır. Maddi dünyayla olan ilişki
ölçüsünde insan bilinci günlük pratik bilginin ötesine geçecek şekilde kendini
yeniler.
Gündelik
pratik bilginin aşılması için iş gününden geriye kalan bir zamana ihtiyaç
vardır. Bu yüzden bu tarz bilginin kitlelere yayılması için iş günün kısalması,
haftalık tatil günlerinin hak olarak tanınması gerekir. Hayatta kalmak için
toplumsal iş bölümüne katılıp emeği satmak yeterli olmaya başladığında günlük
pratik bilgi bireysel ihtiyaçlardan çok kolektif ihtiyaçlara doğru genişler. İş
gününü uzatamayan kapitalistler arta kalan zamanı dolduracak araçlar
geliştirir. Sınıf savaşı epistemolojik zeminde sürer. Bu sorunsala bilinçli
olarak yaklaşan emekçi kitleler ideolojik bir öz savunma yürüttükleri gibi
geleceğin toplumunun kültürel nüvelerini yaratırlar.
Günlük
pratik bilginin varlığı gündelik de olsa bir düşünme eyleminin olmadığı
anlamına gelmez. Aksine gündelik de olsa her bilgi kavramlaştırılmış duyumdan
başka bir şey değildir. Bilgi için üzerinde düşünülmüş deneyimin ürünüdür de
diyebiliriz. Günlük iaşenin üretilmesi, geleceğin tasarlanması, olası risklerin
değerlendirilmesi tikel insanın bunlar üzerinde düşünmesini de gerektirir.
Geleceğe
yönelik düşünme zorunlu bir geçmiş bilgisini de gerektirdiğinden maddi dünyadaki
değişimin seyri ve kökeni konusunda günlük pratik bilginin ötesine geçilmesi
gereği doğar. Bu bir tanımlama işidir. Ve tanım “her şeyden önce, verilen bir
kavramı, daha kapsamlı bir kavrama götürmek demektir”(1). Böylece mitolojik,
teolojik, felsefi, sanatsal, bilimsel farklı bilgi türleri üretilir. Bunlar
daha sonra gereği kadar günlük pratik bilgiye eklenir.
Modern
burjuva toplumunda günlük pratik, iş günü ile sınırlandırılır. Kuşkusuz bu
nicel değil nitel bir fark yaratır.
Günlük
pratiğin niteliğindeki değişim gündelik bilginin içeriğine yansır. Günlük
pratiği belirleyen faaliyetlerin daralması gündelik bilgi ihtiyacını da
azaltır. Gündelik bilgi ihtiyacının azalması, onu aşacak türden kavramlara
gitme ihtiyacının da ortadan kalkması demek olacaktır. Öyle ki, dinsel ve
bilimsel bilgiye yönelim aynı anda sönebilir.
Entelektüel
faaliyet içim esas olan onun iş gününün dışında yürütülmesidir. Modern burjuva
toplumunda entelektüel faaliyet uzmanlık gerektiren bir işe dönüştürülerek
geniş kitlelerden tecrit edilir. Entelektüel faaliyet sonucu üretilen bilgiler,
toplumsal ihtiyaçlara göre değil, sermayenin
ihtiyaçlarına göre sağlanır. Yine bu yolda, kitlelerin zararına kullanılır.
Böylece
emekçi kitlelerin kendi gelecekleri için düşünmeye haddi olmaz. Fakat insan
haddini bilmeyen hayvandır. Neden bu kadar çalışıp yoksul kalırken, çok az
insanın çalışmadan zengin olduğunu sorar. Bu gündelik düşünceyi aşan bir
sorudur. Kendisine dayatılan ahlaka ters davranışlar sergileyenlerin neden
onore edildiği sorusu da böyledir. Bu sorular giderek kendi yabancılaşmasını
tespit edeceği noktaya gelir.(2) Emekçi sınıflar günlük pratik bilgiyi aşan
kendi kavramlarını yaratırlar. Burjuvayla tanrılarını, dillerini,
felsefelerini, ideolojilerini ayırırlar. Bu ayırma işlemi kuşkusuz ontolojik
bir meydan okumaya dayalı saflaşmanın epistemoloji zeminindeki şeklidir.
Şu
halde aynı olguya ait iki farklı açıklama var gibi görünür. Sınıflı toplumlardaki kültür alanı biri
üretim biçiminden, diğeri üretim ilişkilerinden kaynaklı iki türlü etkiyle
biçimlenir.
Yirminci
yüzyıl kapitalizmi, özellikle gelişmiş (emperyalist) ülkelerde yarattığı nispi
refahla kendi emekçi sınıflarına iş günü dışında çok geniş bir zaman
kazandırdı. Bu zamanın dolması için batı kültür mirasının yeterli olduğu
açıktır. Gerçekten de Avrupa’da 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra kültürel canlanma
olmuş ve bu canlanma ile eş zamanlı olarak gençlik hareketleri görülmüştür.
ABD’de de Afro-Amerikalılar’ın örgütlenmelerinin yükselmesi, kitlesel savaş
karşıtı eylemleri gibi toplumsal olaylar baş göstermiştir.
Burjuvazinin
kültürel silahşorları bu sorun için birkaç cephe açtı. İlki akademide, diğeri
kültür-sanat alanında ve sonuncusu da kitle iletişiminde… Amaçlanan şuydu:
Kitleler kitle iletişim araçları ile eylenecek ve eğlendirilecek, bunun ötesine
geçmek isteyenler karşılarında “yasal” akademi ile “meşru” sanatçı ve
düşünürlerin ürettikleri bilgiyi bulacaklardı.
Sınıflı
toplumların düşünce tarihi egemen sınıfların ezilen sınıflara sadece şu ya da
bu bilgiyi vermekle kalmayıp onu nasıl kullanacaklarını, daha doğrusu nasıl
düşüneceklerini de dayattığını gözler önüne serer. Kapitalizmin kültür
araçlarının bir görevi de budur.
Fakat
kapitalizm son yirmi yılda bilişim teknolojisinin tedrici gelişime paralel
olarak kendisine daha kapsamlı ve daha güçlü bir mecra yarattı: İnternet. Tv şovlarından sinema filmlerine, pop
kültürden tüketim kışkırtıcılığına kadar insanların boş zamanlarını çalan ve
onları kendine bağlayan bütün araçlardan daha etkili bir silahtı bu.
Bu
silahın en büyük özelliği, insanların az önce saydığımız diğer araçlarda olduğu
gibi edilgen kalmaması, hatta kendini bir özne gibi görmesidir. Çünkü
seyredeceği şeyi kendisi seçtiği gibi neyin yayınlanacağına da kendisi karar
vermektedir.
Ancak
insanlar yayınlayan olmaktan çıkıp yayınlanana dönüştüler.
Bilen
değil, şu ya da bu ölçüde bilinen olma nesnenin epistemolojik niteliğidir.
İnsanın kendisini diğer insanların röprodüksiyonu olarak ifşa etmesi, onu salt
epistemolojik anlamda nesne olmaktan da öteye taşır. Artık o giyimi, kuşamı,
gülümsemesi, gezip tozması, toplumsal olaylara yönelik tepkisiyle ontolojik
anlamda da bir nesnedir.
Bilen
ve eyleyen özneden bilinen ve ifşa edilen nesneye dönüşmenin pratik sonucu her
türden bilgiye dolayısıyla maddi dünyaya ve onun bir uzantısı olan düşünsel ve
manevi dünyaya yabancılaşmadır. Böylesi
bir yabancılaşma, kapitalizmin modern kurum ve uzuvlarından kopamadıkları
ölçüde belirli bir bilinç düzeyinin üstünde de olsalar ideolojik nedenlerle
kendilerini sistemin dışında görenleri de kapsar.
Kapitalizm
sömürü veya savaşlar yoluyla büyük kitlesel acılar yaşatırken buna doğrudan
maruz kalmayanların neşe içinde yaşamaları kapitalist toplumun en büyük ahlâkî
yıkımıdır. Modern birey adeta bu gerçeklerden sistemin içine kaçar. Gerçekten
kaçmak demek hakikatten yani bilgiden de kaçmak demektir. Öyleyse modern insan
cahil olduğu için değil, hakikatten kaçabildiği için mutludur.
En eski etik tartışmalarından beri biliyoruz ki, özgürlük, sorumluluk ve ödev insanın özne olarak varolmasını gerektirir. İster Sokratesçi erdemi, ister Kantçı aklı baz alalım, etik açısından insan dendiğinde bilme, anlama, eyleme özelliklerine sahip insandan bahsetmek zorundayız. Oysa salt nesne olarak insan edilgendir, sorumsuzdur. Özgürlük yansılsaması içindedir.
Siyaset onun için tüm sorumluluğunu, ve elbette haklarıyla beraber, bir lidere vermektir. Tüketim, hayatta kalma sorumluluğunu ve yine haklarıyla baraber, markalar dünyasına vermektir. Sosyalleşme, birey olma sorumluluğunu ve yine haklarıyla birlikte, iletişim ağına vermektir.
İlk olarak şunu yazsaydım yukarıdakilerin hepsi çıkarılabilirdi: Üretim onun için, insan olma sorumluğunu, tüm haklarıyla birlikte, burjuva toplumuna vermesidir.
Byung-Chul
Han’ın modern burjuva toplumunu olumluluk, teşhircilik, apaçıklık porno, ivme,
teklifsizlik, enformasyon, ifşa ve kontrol toplumu olarak gözlemlediği, ama görüngüleri
yaratan öze, kapitalist üretim biçimine ve hakim üretim ilişkilerine giremediği
için idealizmin sınırlarında gezen Şeffaflık Toplumu adlı kitabından şu uzun alıntı
durumun harika bir özeti gibidir:
“Şeffaflık
zorlaması mevcut sisteme istikrar kazandırmak açısından oldukça etkilidir.
Şeffaflık kendi başına olumludur. Mevcut siyasi-ekonomik sistemi kökten sorgulayabilecek
olumsuzluğu içermez. Sistemin dışındakilere kördür.
Sadece mevcut olanı onaylar ve optimize eder. Bu nedenle de şeffaflık toplumu
siyasal sonrası ile birlikte varolur. Sadece siyasetten arındırılmış olan
tümüyle şeffaftır. Referansı olmayan siyaset yozlaşarak referandum halini alır.
Olumluluk
toplumunun genele yargısı Like/beğendim’dir.
Facebook’un Dislike/Beğenmedim
seçeneği sunmamaktaki kararlılığı anlamlıdır. Olumluluk toplumu, iletişimi
sekteye uğratacağı için olumsuzluğun her türünden kaçınır. İletişimin değerinin
tek ölçütü de enformasyon değiş-tokuşunun hacmi ve hızıdır. Hacminin büyümesi
iletişimin ekonomik değerini de artırır. Olumsuz yargılar iletişimi olumsuz
yönde etkiler. İletişim “beğendim”in ardından “beğenmedim”e kıyasla daha çabuk
kurulacaktır. Reddetmenin taşıdığı olumsuzluk her şeyden önce ekonomik olarak
değerlendirilemez.
Şeffaflık
ile hakikat özdeş değildir. Hakikat, diğer
her şeyi yanlış ilan ederek kendini
ortaya koyar ve kabul ettirir. Daha fazla enformasyon ya da enformasyon
yığınından ortaya hakikat çıkmaz. Bunlarda yön, yani anlam eksiktir. Tam da hakiki olanın barındırdığı olumsuzluğun eksikliğinden
ötürü olumlunun urlaşması, yığınlaşması söz konusudur. Aşırı-enformasyon,
aşırı-iletişim hakikat eksikliğinin,
dahası varlık eksiliğinin
belirtisidir. Daha fazla enformasyon, daha fazla iletişim bütünün temel belirsizliğini
ortadan kaldırmaz. Hatta daha da artırır.”(3)
Şimdi
günlük pratik bilginin artık insanın kendisini nesneye çevirmek için kullandığı
günübirlik, genelgeçer, toplumsal düzenin gerçekleriyle örtüşmeyen ve hakikati
içermeyen bir içeriğe sahip olduğunu görebiliyoruz. Modern insanın bu türden
bir bilgiye sarılması, diğer türlü ifade edersek kendisine gönüllü olarak
yabancılaşması onun hakikati bilmese de en azından sezinleyebildiği
söyleyebiliriz. Kuşkusuz bu sezgi bile
gerekli şartlar oluştuğunda onu hakikate yöneltebilecek duyumlardır. Hakikate
yönelmek, nesne olmaktan özne olmaya geçmek sistemle olan bağın zayıflamasıyla
mümkündür.
Hiç
kimse beynin ödül merkezinin çalıştıran bunca uyarıcı varken, onlardan koparak
bu sahte mutluluğa sırtını çevirmek istemeyecektir.
En
azından tek başına…
1.
Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol yayınları, İstanbul 1993,
s.156
2.
Öğretmenimiz Marx’a “Marx” olma onurunu
veren tarihsel durum budur.
3.
Han, Şeffaflık Toplumu, Metis Yayınları, İstanbul 2017, s.23