10 Ocak 2020 Cuma

Sahi Nedir Estetik?


Acaba hayatında hiç sanat üzerine düşünmemiş birisine bir disiplin olarak estetiği nasıl anlatabiliriz?

Ben kendi adıma popülaritesini hiç kaybetmeyen şu sözle başlamayı tercih ediyorum: Zevkler ve renkler tartışılmaz. Şayet zevkler ve renkler tartışılmaz ise estetik adında bir disiplin olmayacaktır.

İşe “tartışılmaz” yükleminin kökü olan “tartışma” ile başlayalım. Burada “tartışma” çok açık bir şekilde “sorgulama” ve “yargılama” eylemlerini temsil ediyor. “Sorgu” ve “yargı” sonucunda “mahkum etme” vardır. Ama “aklama” da vardır. Her iki durumda da “sorgulama” ve “yargı” gerçekte ne olduğunu, nasıl olduğunu anlama çabasıdır. Bilim ve felsefenin amacı da budur.

Önermede yüklem kavramlara ayrı ayrı uygulanamıyor: Zevkler tartışılmaz ve renkler tartışılmaz. Çünkü zevkler de renkler de belli bağlamlarda tartışılabilir. Örneğin iki ayrı insanın zevklerinin karşılaştırılması ve farkların konuşulması mümkündür. Hangi renklerin birbirleriyle uyumlu kabul edildiği de kıyafet seçiminde konuşulabilir. Önermeyi kuvvetli gösteren şey zevkler ve renklerin adeta bir ikileme gibi tek bir özne gibi kullanılmasıdır. Şayet önermenin tercihler tartışmasında ortaya konduğunu hatırlarsak şu sonucu çıkarırız: Aslında önerme örtük bir biçimde çıkarım mantığını içermektedir:

İnsanların nelerden zevk alacakları, hangi renkleri tercih edecekleri özbilinçlerince belirlenir.
Özbilinç her insanın bilincinin farklı farklı belirlenimlerde bulunabilmesidir.
Her birey bu eyleminde özgürdür.
Özgürlüğe konu olan hiçbir şey tartışılmaz.
Öyleyse zevkler ve renkler tartışılmaz.

Kısaca, insanların zevkleri ve tercih ettikleri renkler tartışmaya kapalıdır.

İstesek felsefî idealizmin özgüvenli sularından damıtılmış her bir öncülü teker teker tartışıp çürütebiliriz. Benim derdim estetik olduğu için, ben, eleştiri tüfeğimin dürbününü zevk ve renk kavramlarına doğru tutacağım. Şuraya TDk’dan kopyala-yapıştır yapalım bakalım:




1. isim Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinden, düşünülmesinden doğan hoş duygu, haz:
"İçtik bu nadir içkiyi yıllarca kanmadık / Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor yazık" - Yahya Kemal Beyatlı



2. isim Güzeli çirkinden ayırt etme yetisi, beğeni.


3. isim Tat, lezzet:
"Batı edebiyatında şarap içmekten, onun zevkinden hiç bahsedilmez." - Burhan Felek




4. isim, mecaz Eğlence:
"Su gibi para harcıyor, zevkine zevk, rahatına rahat katıyor." - Necati Cumalı



Görüleceği üzere zevk için bir dışsal nesne olmak zorunda. Önermede ve estetikte “güzeli çirkinden ayırt etme yetisi, beğeni” anlamında kullanıldığı da aşikâr. Önerme sahipleri şunu söylüyorlar: Evet dışsal bir nesne var. Ancak onu ayırt etmede ve beğenmede bizim öznelliğimiz söz konusu.

İlk duyuşta kulağa hoş gelen bir sav. Acaba deney ne söylüyor? Tabii oturup deney yapacak halimiz yok. Burada imdadımıza toplumsal tarih ve sanat tarihi yetişiyor. Şayet iddia edildiği gibi zevklerde öznellik varsa neden sanatta dönemler var? Toplumların aynı anda aynı tarzda şeyleri sevmeleri, daha sonra bunların değişmesi ama yine de toplumsal beğeni ile belirli bir tarihin bakiyesi olmaları nasıl açıklanabilir?

Önerme sahibinin yapacağı iki şey var. Ya bu aşamada nesnelliği kabul edecek ve zevklerle renklerin zaten tartışıldığına ikna olacak ya da biraz daha direnecek. Olsun. Biz de felsefecilik oynuyoruz.

Savda direnmenin tek yolu var. Toplumun tamamını etkileyen bir şey (artık tanrı mı, mutlak tin mi bilemem) hepimizin zihinlerine teker teker a priori kavramlar yüklediği için genel geçer bir beğeni söz konusudur.

Haklı değil mi? Sonuçta sanatta dönem sadece tek sanatçı, tek üslup değil ki? Örneğin tanımı, tarifi, kuralları sonradan yapılmış/keşfedilmiş bir Rönesans sanatı içinde onlarca sanatçı arasından bir kaçını beğenebilirim. Diğerlerini beğenmeyebilirim.

Durumu daha da zorlaştırmak için bu arkadaşımıza bir argüman daha vereyim: Belki aynı sanatçının bir ya da birkaç eseri beni irrite ederken bir eserinden olumlu anlamda etkilenebilirim. Bir adım daha ileri gidiyorum: Bir eser yirmili yaşlarımda olumlu duygular verirken kırklarımda ona karşı nötr duygulara sahip olabilirim.

Hayalî polemikçi arkadaşımızın hatası, bilinçten bahsederken “ya o, ya bu” demesidir. Bilinç, bireyin aynı anda hem toplumsal hem de bireysel tarihinin bir ürünüdür. Argümantasyon sırasında psikolojik olanı nörolojik olanla yer değiştirmekle kalmıyor, psikolojinin de dış dünyadan etkilenerek biçimlendiği gerçeğini unutarak dış dünyayı algılamaya yalıtılmış bir öznellik atfediyor.

Modern nöroloji ve psikoloji, bilincimizin maddi dünyanın bir yansımasından başka bir şey olmadığı yönündeki materyalist tezi ispat etmiştir. Zevklerimizin içine doğduğumuz toplumda, kendi aile geçmişimiz ve çevremizle şekillendiği sosyal psikolojinin de temel fikirlerinden biridir.

Bir köylü çocuğu olarak türkü dinlerim. Annemi küçük yaşta kaybettiğim ama hayata kendi çabalarımla tutunduğum için anne özlemini hatırlatan türküleri dinlesem de güçlü karakterlerin olduğu filmleri de severim. Acaba böyle bir tipoloji kurulabilir mi?

Toplumda müzik tercihlerinin belirli tiplerce yapıldığı aşikâr değil mi? Arabesk dinleyicileri ile klasik müzik dinleyicileri arasında geçişkenlik var mıdır? Varsa hangi şartlarda oluşur? Neden rock sadece ve sadece orta sınıf alışkanlıkları olan belirli tipteki ailelerin çocukları tarafından dinleniyor? Nasıl oluyor da Barış Manço’yu, Cem Karaca’yı, Ahmet Kaya’yı neredeyse fire vermeden sevebiliyoruz?
Nasıl oldu da Bach, Mozart, Beethoven arkasından Chopin, Şostakoviç vb çıkabildi?

Jazz nereden çıktı, rock nereden çıktı?

Zevk meselesinden renk meselesine geçebiliriz: Renklerin uyumu nereden gelmektedir? Öyle ya, renk denilen şey ışık kırılmasının gözlerimizin zihnimiz ile birlikte yarattığı bir algıdır. Şayet renk körü değilsek hepimiz renkleri aynı şekilde algılarız.

Burada bize getirilecek ilk itiraz şu olabilir: Yeşilin yeşil olmadığını bilmeyen yalıtık bir insan için yeşil nedir? Ben bunu ayrı bir tartışma olarak görüyorum. İlginç olan birkaç şey var: Renklerin insanlardaki etkisinin veya renklerin kabul edilmiş uyum durumlarının da tarihsel bir arka planının olması gibi. Renklerin zihnimizde uyandırdığı fikir ve duygulanmalar da hem toplumsal hem de psikolojik geçmişimize göre şekillenmektedir. Kırmızının öfkeyi, isyanı ama aynı zamanda şehveti, sarının güneşi ve refahı simgelemesi gibi.

Demek ki renklerde de öznelliğimizin içinden doğduğu bir nesnellik var. Ki bu durum, renk tercihlerimizin de tartışmaya açık olduğunu gösterir.

Estetik bağlamda sorun şurada düğümleniyor: Hangi sanat türünde, hangi tarzı sevdiğimden kime ne? Elbette sizin Ali-Ayşe olarak tercihleriniz umurumuzda değil. Ancak belirli bir toplumda yaşayan belirli bir kişi olarak umurumuzda! Teker teker hepimizin estetik bilincinin düzeyi günümüzü ve geçmişimizi anlamlandırmada veri olarak kabul edilebilir.

Bağlarsak:

Estetik eylemin her şeyden önce maddi dünyada yer alan estetik nesnenin kavranması olduğunu, kavramanın da aynı anda hem toplumsal hem de psikolojik belirlenimlerle gerçekleştiğini söylemek zorundayız. (Estetik nesnenin de bir insan tarafından sanat için yaratılmış olduğu da unutulmamalı!)

İşte bu yüzden, benim kanaatimce, estetik adlı disiplin, bilim olma yolunda ilerlemektedir. Çünkü “nasıl” sorusunun cevabı tüm sanat tarihinden çıkarılabilecek estetik yasalarındadır:

Sanatçı, estetik nesne, sanat izleyicisi, estetik algı, haz gibi temel kavramların genelgeçer yasaları.

Modern estetikçi nöroloji, psikoloji, sosyal psikoloji gibi disiplinlerin verdiği güncel bilgileri bu yasaları ortaya koymakta kullanmalıdır.

Başa dönecek olursak, estetik, temelde, sanatsal zevklerimizin nasıl oluştuğunun, sanatçının yaratım sürecinin, sanat eserini diğer her nesneden ayıran özelliklerin tüm sanat tarihine uygulanabilecek yasalarını keşfetme disiplinidir.