Acaba hayatında hiç sanat üzerine düşünmemiş birisine bir
disiplin olarak estetiği nasıl anlatabiliriz?
Ben kendi adıma popülaritesini hiç kaybetmeyen şu sözle
başlamayı tercih ediyorum: Zevkler ve renkler tartışılmaz. Şayet zevkler ve
renkler tartışılmaz ise estetik adında bir disiplin olmayacaktır.
İşe “tartışılmaz” yükleminin kökü olan “tartışma” ile
başlayalım. Burada “tartışma” çok açık bir şekilde “sorgulama” ve “yargılama”
eylemlerini temsil ediyor. “Sorgu” ve “yargı” sonucunda “mahkum etme” vardır.
Ama “aklama” da vardır. Her iki durumda da “sorgulama” ve “yargı” gerçekte ne
olduğunu, nasıl olduğunu anlama çabasıdır. Bilim ve felsefenin amacı da budur.
Önermede yüklem kavramlara ayrı ayrı uygulanamıyor: Zevkler
tartışılmaz ve renkler tartışılmaz. Çünkü zevkler de renkler de belli
bağlamlarda tartışılabilir. Örneğin iki ayrı insanın zevklerinin
karşılaştırılması ve farkların konuşulması mümkündür. Hangi renklerin
birbirleriyle uyumlu kabul edildiği de kıyafet seçiminde konuşulabilir.
Önermeyi kuvvetli gösteren şey zevkler ve renklerin adeta bir ikileme gibi tek
bir özne gibi kullanılmasıdır. Şayet önermenin tercihler tartışmasında ortaya
konduğunu hatırlarsak şu sonucu çıkarırız: Aslında önerme örtük bir biçimde çıkarım
mantığını içermektedir:
İnsanların nelerden zevk alacakları, hangi renkleri tercih
edecekleri özbilinçlerince belirlenir.
Özbilinç her insanın bilincinin farklı farklı
belirlenimlerde bulunabilmesidir.
Her birey bu eyleminde özgürdür.
Özgürlüğe konu olan hiçbir şey tartışılmaz.
Öyleyse zevkler ve renkler tartışılmaz.
Kısaca, insanların zevkleri ve tercih ettikleri renkler
tartışmaya kapalıdır.
İstesek felsefî idealizmin özgüvenli sularından damıtılmış
her bir öncülü teker teker tartışıp çürütebiliriz. Benim derdim estetik olduğu
için, ben, eleştiri tüfeğimin dürbününü zevk ve renk kavramlarına doğru
tutacağım. Şuraya TDk’dan kopyala-yapıştır yapalım bakalım:
1. isim Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinden, düşünülmesinden doğan hoş duygu, haz:
"İçtik bu nadir içkiyi yıllarca kanmadık / Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor yazık" - Yahya Kemal Beyatlı
2. isim Güzeli çirkinden ayırt etme yetisi, beğeni.
3. isim Tat, lezzet:
"Batı edebiyatında şarap içmekten, onun zevkinden hiç bahsedilmez." - Burhan Felek
4. isim, mecaz Eğlence:
"Su gibi para harcıyor, zevkine zevk, rahatına rahat katıyor." - Necati Cumalı
Görüleceği üzere zevk için bir dışsal nesne olmak zorunda.
Önermede ve estetikte “güzeli çirkinden ayırt etme yetisi, beğeni” anlamında
kullanıldığı da aşikâr. Önerme sahipleri şunu söylüyorlar: Evet dışsal bir
nesne var. Ancak onu ayırt etmede ve beğenmede bizim öznelliğimiz söz konusu.
İlk duyuşta kulağa hoş gelen bir sav. Acaba deney ne
söylüyor? Tabii oturup deney yapacak halimiz yok. Burada imdadımıza toplumsal
tarih ve sanat tarihi yetişiyor. Şayet iddia edildiği gibi zevklerde öznellik
varsa neden sanatta dönemler var? Toplumların aynı anda aynı tarzda şeyleri
sevmeleri, daha sonra bunların değişmesi ama yine de toplumsal beğeni ile
belirli bir tarihin bakiyesi olmaları nasıl açıklanabilir?
Önerme sahibinin yapacağı iki şey var. Ya bu aşamada
nesnelliği kabul edecek ve zevklerle renklerin zaten tartışıldığına ikna olacak
ya da biraz daha direnecek. Olsun. Biz de felsefecilik oynuyoruz.
Savda direnmenin tek yolu var. Toplumun tamamını etkileyen
bir şey (artık tanrı mı, mutlak tin mi bilemem) hepimizin zihinlerine teker
teker a priori kavramlar yüklediği için genel geçer bir beğeni söz konusudur.
Haklı değil mi? Sonuçta sanatta dönem sadece tek sanatçı,
tek üslup değil ki? Örneğin tanımı, tarifi, kuralları sonradan
yapılmış/keşfedilmiş bir Rönesans sanatı içinde onlarca sanatçı arasından bir
kaçını beğenebilirim. Diğerlerini beğenmeyebilirim.
Durumu daha da zorlaştırmak için bu arkadaşımıza bir argüman
daha vereyim: Belki aynı sanatçının bir ya da birkaç eseri beni irrite ederken
bir eserinden olumlu anlamda etkilenebilirim. Bir adım daha ileri gidiyorum:
Bir eser yirmili yaşlarımda olumlu duygular verirken kırklarımda ona karşı nötr
duygulara sahip olabilirim.
Hayalî polemikçi arkadaşımızın hatası, bilinçten bahsederken
“ya o, ya bu” demesidir. Bilinç, bireyin aynı anda hem toplumsal hem de
bireysel tarihinin bir ürünüdür. Argümantasyon sırasında psikolojik olanı
nörolojik olanla yer değiştirmekle kalmıyor, psikolojinin de dış dünyadan
etkilenerek biçimlendiği gerçeğini unutarak dış dünyayı algılamaya yalıtılmış
bir öznellik atfediyor.
Modern nöroloji ve psikoloji, bilincimizin maddi dünyanın
bir yansımasından başka bir şey olmadığı yönündeki materyalist tezi ispat
etmiştir. Zevklerimizin içine doğduğumuz toplumda, kendi aile geçmişimiz ve
çevremizle şekillendiği sosyal psikolojinin de temel fikirlerinden biridir.
Bir köylü çocuğu olarak türkü dinlerim. Annemi küçük yaşta
kaybettiğim ama hayata kendi çabalarımla tutunduğum için anne özlemini
hatırlatan türküleri dinlesem de güçlü karakterlerin olduğu filmleri de
severim. Acaba böyle bir tipoloji kurulabilir mi?
Toplumda müzik tercihlerinin belirli tiplerce yapıldığı
aşikâr değil mi? Arabesk dinleyicileri ile klasik müzik dinleyicileri arasında
geçişkenlik var mıdır? Varsa hangi şartlarda oluşur? Neden rock sadece ve
sadece orta sınıf alışkanlıkları olan belirli tipteki ailelerin çocukları
tarafından dinleniyor? Nasıl oluyor da Barış Manço’yu, Cem Karaca’yı, Ahmet
Kaya’yı neredeyse fire vermeden sevebiliyoruz?
Nasıl oldu da Bach, Mozart, Beethoven arkasından Chopin,
Şostakoviç vb çıkabildi?
Jazz nereden çıktı, rock nereden çıktı?
Zevk meselesinden renk meselesine geçebiliriz: Renklerin
uyumu nereden gelmektedir? Öyle ya, renk denilen şey ışık kırılmasının
gözlerimizin zihnimiz ile birlikte yarattığı bir algıdır. Şayet renk körü
değilsek hepimiz renkleri aynı şekilde algılarız.
Burada bize getirilecek ilk itiraz şu olabilir: Yeşilin
yeşil olmadığını bilmeyen yalıtık bir insan için yeşil nedir? Ben bunu ayrı bir
tartışma olarak görüyorum. İlginç olan birkaç şey var: Renklerin insanlardaki
etkisinin veya renklerin kabul edilmiş uyum durumlarının da tarihsel bir arka
planının olması gibi. Renklerin zihnimizde uyandırdığı fikir ve duygulanmalar
da hem toplumsal hem de psikolojik geçmişimize göre şekillenmektedir.
Kırmızının öfkeyi, isyanı ama aynı zamanda şehveti, sarının güneşi ve refahı
simgelemesi gibi.
Demek ki renklerde de öznelliğimizin içinden doğduğu bir
nesnellik var. Ki bu durum, renk tercihlerimizin de tartışmaya açık olduğunu
gösterir.
Estetik bağlamda sorun şurada düğümleniyor:
Hangi sanat türünde, hangi tarzı sevdiğimden kime ne? Elbette sizin Ali-Ayşe
olarak tercihleriniz umurumuzda değil. Ancak belirli bir toplumda yaşayan belirli
bir kişi olarak umurumuzda! Teker teker hepimizin estetik bilincinin düzeyi
günümüzü ve geçmişimizi anlamlandırmada veri olarak kabul edilebilir.
Bağlarsak:
Estetik eylemin her şeyden önce maddi dünyada yer alan
estetik nesnenin kavranması olduğunu, kavramanın da aynı anda hem toplumsal hem
de psikolojik belirlenimlerle gerçekleştiğini söylemek zorundayız. (Estetik
nesnenin de bir insan tarafından sanat için yaratılmış olduğu da unutulmamalı!)
İşte bu yüzden, benim kanaatimce, estetik adlı disiplin,
bilim olma yolunda ilerlemektedir. Çünkü “nasıl” sorusunun cevabı tüm sanat
tarihinden çıkarılabilecek estetik yasalarındadır:
Sanatçı, estetik nesne, sanat izleyicisi, estetik algı, haz
gibi temel kavramların genelgeçer yasaları.
Modern estetikçi nöroloji, psikoloji, sosyal psikoloji gibi
disiplinlerin verdiği güncel bilgileri bu yasaları ortaya koymakta
kullanmalıdır.
Başa dönecek olursak, estetik, temelde, sanatsal
zevklerimizin nasıl oluştuğunun, sanatçının yaratım sürecinin, sanat eserini
diğer her nesneden ayıran özelliklerin tüm sanat tarihine uygulanabilecek
yasalarını keşfetme disiplinidir.