3 Ekim 2014 Cuma

SANATÇI VE KAPİTALİZM ARASINDA SOĞUK SAVAŞ (VE SAVAŞIN SEVİMLİ YÜZÜ ÜNLÜ FETİŞİZMİ)


Sadece Türkiye’de değil kapitalist dünyanın tamamında sanat yapabilmeniz için onun pazar ilişkilerine girebilmeniz gerekir. Bunun için ne kadar az sanatsal olursanız o kadar iyidir. Bunun ilk nedeni pazarda anlaşılır olma zorunluluğudur. Anlaşılır olmak, tüketilir olmaktır. Yoksa yüksek sanat eleştirisi değildir bu. Sanat topluma aittir ve onu anlaşılır kılan kendi tarihidir. Diğer nedeni ise sanatın doğası gereği sistem dışında, giderek karşısında konumlanmasıdır. Bu da onun gerçeklikle olan ilişkisinden kaynaklanıyor. Kapitalizm, bu işi de pazarın insan doğasına aykırı olan kurallarına bırakmıştır. Böylece kültür endüstrisi de denilen, sanatla özünde biçimsel bir ilişki dışında bağı olmayan, hatta az evvel saydığımız özelliklere kaynaklık eden bir canavar yaratmıştır. Bu canavar, enflasyon canavarı gibi kapitalizmin temel çelişkilerini gizleyen uydurma bir canavar değildir. Çünkü duyularımızın işlediği her an ve her yerde kendisini dayatır. Bunu türlü biçimlerde yapar. Sanat dendiğinde bu canavar, “yıldız sistemidir”. Mümkün olsa bütün sanat dalları kategorik olarak “entertaintment” (ağırlama, eğlence, alem) sektörü içine dahil edilir.
Yıldız sistemi, iletişim gücü ile, yani medya gücü ile, yani para ile idealleştirilmiş “iş” yaratır. Yıldız şarkıcı ne söylerse güzeldir. Bu algı bombardımanı toplumda ünlü fetişizmine neden olur. Çünkü emeğin karşılığı başarıdır. Başarı ise ünle ölçülür. Ün ve paranın yan yana olması da kapitalist bir zorunluluktur. Emeklerinin karşılığını alamayan, “yerinde sayan” kitleler için ünlülerle özdeşlik kurmak, sınıf atlama şansını diri tutmanın bir biçimidir.  Pratikte olan ise tam tersidir: Para ile pek çok “emek” (işinin ehli profesyoneller) bir araya getirilir, pazara uygun bir “iş” kotarılarak klasik pazarlama teknikleri ile “güzel” olarak işlenir (pazara sürülen her yeni ünlü, burjuva medyanın haber bültenlerinde yeni açılmış hayvanat bahçesindeki yavru hayvancıklarla aynı kuşakta yer alır), “marka değeri” yaratılır ve başarı algısı pekiştirilir. Görüldüğü gibi plastik sanatlar gibi doğrudan yetenek ve birikim gerektirmeyen alanlarda bu hiç de zor değildir.
Oysa sanat, sanatçıların şu ya da bu noktaya erişmek için yaptıkları bir şey değildir. Sanatçılar sanatlarını belli bir amaç için yapmazlar. Tıpkı çocukların oyun oynaması gibi. Bu karşılaştırma sanatçılar ile sanatçı olmayanlar arasındadır. Sanatçının sosyalist ya da liberal olması yarattığı eserin içeriği ve tuttukları yolla ilgilidir. Spekülatif bir yaklaşımla diyebiliriz ki, ilki “sanat merkezli” bir anlayışa sahip olmasa da pazara karşı olduğu için sanatı temsil eder; ikincisi “sanat merkezli” olduğunu iddia etse de, pazarı kabul ettiği için giderek sanata yabancılaşır.  Ama sanat yapma güdüleri aynıdır.
Ünlü fetişizminin toplumun estetik tavırdan kaçınabilmesini sağlaması, yeni sanat eserlerinin ortaya çıkmasını engellemektedir. Çünkü birazdan değineceğimiz gibi, pazar kurallarında boşluklar bularak ilerleyen her yeni eser, o topluma ait kültürün kendi estetik normlarıyla değil, ünlülerin pratiği ile değerlendirilir. Böylece kapitalizm kendi “sanatını” güvence altına almıştır.
Şimdilik soluklanalım ve ünlü fetişizminin bir biçimini tespit edelim. Böylece onun etki alanının genişliğini de kavrayabileceğiz. Örneğimiz anti-kapitalist cenahtan olacak. Ülkemizde yeni yeni gelişen entertainment sektörü yukarıda özetlediğimiz yöntemini yerelci akımları da ön plana çıkararak sürdürmektedir. Müzik, toplumun fırsat bulduğu anda deneyimlediği bir sanat dalıdır. Bizim gibi sözlü kültürden görsel kültüre direkt geçen, yani yazılı kültür aşamasını görmemiş (daha bilimsel bir ifadeyle kapitalizmin yukarıdan ve çarpık inşası nedeniyle feodal döneme ait kültürel birikimi aynen kapitalizme taşımış) bir ülkede, toplumdaki neredeyse biricik sanatsal faaliyet müziktir. Emekçi kitlelerin köylerinden vazgeçmemiş ikinci ya da üçüncü kuşaklardan oluşması, yerel müziklerine olan ilgilerini diri tutmuştur. Kuşkusuz emperyalizmin kültür politikalarına büyük ölçüde set oluşturan bu olgu, diğer taraftan sistemin kendini yereller üzerinden yenilemesi için de iyi bir zemindir. Nitekim kapitalistler “fırsatları” değerlendirmeyi iyi bilirler: Özünde burjuva medyada yayınlanan bir pop şarkısı kadar içeriksiz ve hatta arabesk şarkılar kadar geri içeriğe sahip bu tarz (yerelci) müzikler de geniş kitlelerce kabul görmüştür. Solun kültür politikasını sınıfsal değil, popülist saiklerle belirlediği bir ortamda, politize olmuş kitlelerin de bu tarz yerelci akımlardan etkilendikleri görülmektedir. Sol için mitinge, ya da herhangi bir etkinliğe insan taşımanın en kolay yolu halkına –şimdilik- yabancılaşmamış yerelci ünlüleri çağırmaktır. Bu da kuşkusuz ünlü fetişizmini besler. Hem halkın gözünde içeriksizliği olumlar, hem de düğün salonunda konser vermeyi kendine yediremeyip, halkın çoğunluğunun gidemeyeceği Jolly Jokerlerde sahne alan ünlüyü meşrulaştırır: “X bir sol yapının etkinliğinde çıkıp üç şarkı söyleyen sanatçı(?) ‘yı ancak maaşınızın üçte birine dinleyebilirsiniz. Çünkü o duyarlı bir arkadaşımız(!)”
Ünlü olmamış sanatçı, “hâşâ” sanatçıdır. Yani kendini bu şekilde tanımlayamaz. Eserleri daha en baştan eksiktir. Eleştirilmeye mahkûmdur. Bu eleştiri, belirli bir birikim gerektiren biçim meselesinde de olabilir, ondan daha az ilgi uyandıran içerik meselesinde de. Kuşkusuz eleştiri olumluluktur ve ilerletir. Ama bilimsel olması kaydıyla! Bilimselliğin sanat söz konusu olduğunda rafa kalkması, estetik, sanat felsefesi ve sanat tarihi alanlarına uzak olunmasından daha çok, ele alınan ilk kişinin ünlü olmaması, ikinci kişinin de zaten rüştünü ispatlamış(?) bir ünlü(!) olması nedeniyledir. Çünkü ünlü olmayan sanatçı, sanatçı değil, olsa olsa “sanat sepet işleriyle uğraşan” birisidir. “Dolayısıyla onun yarattığı kadar ben de yaratabilirim.” Ve “dur biraz bu resim benim hiç hoşuma gitmedi. Neden ağaçlar belirgin değil? Olmamış!” “Ama ben izlenimciliğe öykündüm” “Ben anlamam izlenimcilik falan!”
Bütün bunlar ünlenmedikleri müddetçe her sanatçının sorunudur. Bu sorun sanatçıyı üç şekilde etkiler:
1) Eserlerin nesnel estetik eleştirisini alamama: Yaratım sürecinde eksiklik
2) Eserlerin toplum karşısına çıkmasında gecikme: Sanatı tamamlayamama
3) Geçim sıkıntısı: Yeni eser yaratacak koşulların “ekonomik zorla” ortadan kalkması
Sanatçı kişilik için bunların hiçbiri yaratma arzusunu ortadan kaldıracak kadar güçlü değildir. Çünkü sanatçı için yaratmanın amacı yoktur. Nasıl ki çocuklar her koşulda oynayacak oyunlar türetebilirler, sanatçılar da sanatlarından geri durmazlar. Toplumun genelinde vah vahlanmalarının temel nedeni budur.
Şimdi ünlü fetişizminin kapitalizmin günümüzde ulaştığı farklı bir boyutuyla ele alalım. Marks’ın yaşadığı dönemde var olmayan teknik imkânların yarattığı yeni metaların incelenmesi gerekmektedir. Müzik üzerinden devam edelim:
Aslında kapitalist için müziğin ne olduğu ekonomik anlamda çok da önemli değildir. Özünde eser sahibi anlamında müzisyen ile yapımcı-kapitalist arasındaki ilişki aracılık ilişkisidir. Yapımcı-kapitalist bir değişim-değeri hesabında müzisyenin emeğini sömürürken diğer yandan başka bir pazardan artı-değer çalmaya çalışır. Toplumsal emekten.
Toplumsal emeğe geçmeden önce eser sahibi müzisyenin nasıl sömürdüğünü kabaca irdeleyelim. Bu örnek, baskı teknolojisinin yaygınlaşmasıyla birlikte edebiyat alanındaki durumu içermektedir.
Kendi bestelerini yorumlayacak bir sanatçı, şu ya da bu yolla belirli bir izleyici kitlesine –pazar gücüne- sahip değilse, albümünün çıkması için gerekli ödemelerle karşı karşıya kalır. Stüdyo kirası, müzisyen ücreti, cd-kartonet masrafı, yasal ödemeler, dağıtımcı komisyonları, klip ve reklam bütçesi vb. Yapımcılar, tüm bu bütçeyi şişirerek sunmakla kalmazlar, çoğunluğu buna ek olarak sanatçının kendi cd’lerinden belirli bir miktarda satın almasını da şart koşarlar.
Bu da sanatçıları sponsor bulmaya zorlar. Yapımcılarla yapılan görüşmelerde ilk sorulan sorulardan biri telif ödenip ödenmeyeceği iken diğeri ve en önemlisi sponsor desteği olup olmayacağıdır. Bu da sanatçıyı kapitalist ilişkilere zorlamaktadır.
Gelelim yapımcıların çalınan toplumsal emekten pay alma kaygılarına:
Cd’ler, cd çalarlar, mp3 çalarlar, kartonetler, reklam pazarı… Bunların her biri başka kapitalistlerin üretim alanlarıdır. Artı-değer sömürüsü buradadır. İşte ünlü fetişizmi bu pazarlar için üretimi mümkün kılar. (Ayrıca birer araç gibi görünen metalardaki artı-değeri bir kez de sanat ambalajıyla maskeler.)
Müzisyen eserlerini tek başına ve pazar için değil, sanat için üretir. Marks, sanatın üretken olmayan emek oluşunu, onun sanat için üretilmesine bağlar. Bu ürünlerin pazara girişleri, sanatın paylaşılması ve sanatçının geçimi için kapitalist üretim koşullarında bir zorunluluktur. Her bir sanat eseri için ortalama toplumsal emek-zamanı hesaplamanın imkânsızlığı ise bir sonuç değil, bu durumun nesnel kanıtıdır. Savımızı çürütmesi pahasına araştırılması zorunlu bir olgudur.
Diğere tarafta, pazarın ünlüleri için durum çok farklıdır: Onlar zaten arkalarında üretken-emek yaratan onlarca profesyonel sanat insanı ile çalışmaktadırlar. Hepsinin amacı tüm bu paylaşım araçlarının çok daha fazla satması için gerekli olan kullanım-değerini yaratmaktan başka bir şey değildir. Pazar ünlüsü bir zorunluluktur ve marka olabildiği ölçüde bu sömürüden olanca payı alabilmektedir. Aslında yöntem basittir. Dijital haklar sayesinde satışlardan pay alınır, büyük konserlerde de halktan. Bu arada bu ünlülerin marka olabilmeleri için kendi küçük görünmez şirketlerinin patronu olduklarını ve özel ekiplerini de sömürdüklerini atlamayalım.
Bir tarafta estetik değer anlamında bir kullanım-değeri, diğer tarafta ise kullanım değeri yaratmak için tamamlayıcı bir yarı meta.
Sanat, üretken olmayan emek içermesi nedeniyle kapitalizm içinde özerk bir alandır. Bu yüzden sermaye-emek çelişkisi talidir. Kapitalizmin kültür endüstrisi/entertainment sektörü ya da zayıf bir ifade ile kültürel pazar ile kendi kurallarını geçerli sayması bu özerkliği tecrite ve marjinalliğe dönüştürür. Sanatçı, kapitalistlerin değil, sanatın “hizmetinde” olduğu müddetçe, her an kapitalizmin türlü düşmanlıklarıyla yüzleşmek durumundadır. Sanatın tamamlanması, onun paylaşılmasına, toplumla, sanat izleyicisiyle buluşmasına bağlıdır. Öyleyse bu da sanatçı ile kapitalizm arasındaki temel çelişkidir. Ama bu temel çelişkinin çözümü, sanatçılar için tali, toplum için temel olan çelişkinin çözümüne, sermaye-emek çelişkisinin çözülmesine bağlıdır.
Bir an için yazılımları da içine alan “fikri üretim”in olmadığını düşünelim. Bunca bilgisayar, dijital oynatıcılar, hatta akıllı telefonlar ne olurdu? Ya da tersten bakalım. Kapitalizm bize bu imkânı yaratmasaydı yeni eserler topluma nasıl mal olurdu?

Kapitalizm üretimi toplumsallaştırarak sömürüyü azgınlaştırırken kendi içinden çıkacak olan sosyalizmin koşullarını nasıl yarattıysa, sanatı biçimsel bir yarı-meta olarak yeniden üretip kullanım-değerlerini yarattığı teknik araçlar sayesinde sanatın topluma daha hızlı geçmesinin de koşullarını yarattı. Marksistler sosyalizmin koşullarının kapitalizm içinde oluşmaya başladığını tespit ederek, tarihi kendi haline bırakmadılar. Tarihe müdahil oldular. Giderek tarihi değiştiren oldular. Sanatçıların da sanatsal saiklerle de olsa kendi durumlarına müdahil olma zamanları geldi de geçiyor. Yeter ki ünlü fetişizminin rüzgârıyla yarattıkları aşağılık komplekslerinden kurtulup bireyciliği bir kenara bıraksınlar.