Sadece Türkiye’de
değil kapitalist dünyanın tamamında sanat yapabilmeniz için onun pazar
ilişkilerine girebilmeniz gerekir. Bunun için ne kadar az sanatsal olursanız o
kadar iyidir. Bunun ilk nedeni pazarda anlaşılır olma zorunluluğudur. Anlaşılır
olmak, tüketilir olmaktır. Yoksa yüksek sanat eleştirisi değildir bu. Sanat
topluma aittir ve onu anlaşılır kılan kendi tarihidir. Diğer nedeni ise sanatın
doğası gereği sistem dışında, giderek karşısında konumlanmasıdır. Bu da onun
gerçeklikle olan ilişkisinden kaynaklanıyor. Kapitalizm, bu işi de pazarın
insan doğasına aykırı olan kurallarına bırakmıştır. Böylece kültür endüstrisi
de denilen, sanatla özünde biçimsel bir ilişki dışında bağı olmayan, hatta az
evvel saydığımız özelliklere kaynaklık eden bir canavar yaratmıştır. Bu
canavar, enflasyon canavarı gibi kapitalizmin temel çelişkilerini gizleyen
uydurma bir canavar değildir. Çünkü duyularımızın işlediği her an ve her yerde
kendisini dayatır. Bunu türlü biçimlerde yapar. Sanat dendiğinde bu canavar,
“yıldız sistemidir”. Mümkün olsa bütün sanat dalları kategorik olarak
“entertaintment” (ağırlama, eğlence, alem) sektörü içine dahil edilir.
Yıldız sistemi,
iletişim gücü ile, yani medya gücü ile, yani para ile idealleştirilmiş “iş”
yaratır. Yıldız şarkıcı ne söylerse güzeldir. Bu algı bombardımanı toplumda
ünlü fetişizmine neden olur. Çünkü emeğin karşılığı başarıdır. Başarı ise ünle
ölçülür. Ün ve paranın yan yana olması da kapitalist bir zorunluluktur. Emeklerinin
karşılığını alamayan, “yerinde sayan” kitleler için ünlülerle özdeşlik kurmak,
sınıf atlama şansını diri tutmanın bir biçimidir. Pratikte olan ise tam tersidir: Para ile pek
çok “emek” (işinin ehli profesyoneller) bir araya getirilir, pazara uygun bir
“iş” kotarılarak klasik pazarlama teknikleri ile “güzel” olarak işlenir (pazara
sürülen her yeni ünlü, burjuva medyanın haber bültenlerinde yeni açılmış
hayvanat bahçesindeki yavru hayvancıklarla aynı kuşakta yer alır), “marka
değeri” yaratılır ve başarı algısı pekiştirilir. Görüldüğü gibi plastik
sanatlar gibi doğrudan yetenek ve birikim gerektirmeyen alanlarda bu hiç de zor
değildir.
Oysa sanat,
sanatçıların şu ya da bu noktaya erişmek için yaptıkları bir şey değildir.
Sanatçılar sanatlarını belli bir amaç için yapmazlar. Tıpkı çocukların oyun
oynaması gibi. Bu karşılaştırma sanatçılar ile sanatçı olmayanlar arasındadır. Sanatçının
sosyalist ya da liberal olması yarattığı eserin içeriği ve tuttukları yolla
ilgilidir. Spekülatif bir yaklaşımla diyebiliriz ki, ilki “sanat merkezli” bir
anlayışa sahip olmasa da pazara karşı olduğu için sanatı temsil eder; ikincisi
“sanat merkezli” olduğunu iddia etse de, pazarı kabul ettiği için giderek
sanata yabancılaşır. Ama sanat yapma
güdüleri aynıdır.
Ünlü fetişizminin toplumun
estetik tavırdan kaçınabilmesini sağlaması, yeni sanat eserlerinin ortaya
çıkmasını engellemektedir. Çünkü birazdan değineceğimiz gibi, pazar
kurallarında boşluklar bularak ilerleyen her yeni eser, o topluma ait kültürün
kendi estetik normlarıyla değil, ünlülerin pratiği ile değerlendirilir. Böylece
kapitalizm kendi “sanatını” güvence altına almıştır.
Şimdilik soluklanalım
ve ünlü fetişizminin bir biçimini tespit edelim. Böylece onun etki alanının
genişliğini de kavrayabileceğiz. Örneğimiz anti-kapitalist cenahtan olacak. Ülkemizde
yeni yeni gelişen entertainment sektörü yukarıda özetlediğimiz yöntemini
yerelci akımları da ön plana çıkararak sürdürmektedir. Müzik, toplumun fırsat
bulduğu anda deneyimlediği bir sanat dalıdır. Bizim gibi sözlü kültürden görsel
kültüre direkt geçen, yani yazılı kültür aşamasını görmemiş (daha bilimsel bir
ifadeyle kapitalizmin yukarıdan ve çarpık inşası nedeniyle feodal döneme ait
kültürel birikimi aynen kapitalizme taşımış) bir ülkede, toplumdaki neredeyse
biricik sanatsal faaliyet müziktir. Emekçi kitlelerin köylerinden vazgeçmemiş
ikinci ya da üçüncü kuşaklardan oluşması, yerel müziklerine olan ilgilerini
diri tutmuştur. Kuşkusuz emperyalizmin kültür politikalarına büyük ölçüde set
oluşturan bu olgu, diğer taraftan sistemin kendini yereller üzerinden
yenilemesi için de iyi bir zemindir. Nitekim kapitalistler “fırsatları”
değerlendirmeyi iyi bilirler: Özünde burjuva medyada yayınlanan bir pop şarkısı
kadar içeriksiz ve hatta arabesk şarkılar kadar geri içeriğe sahip bu tarz (yerelci)
müzikler de geniş kitlelerce kabul görmüştür. Solun kültür politikasını
sınıfsal değil, popülist saiklerle belirlediği bir ortamda, politize olmuş
kitlelerin de bu tarz yerelci akımlardan etkilendikleri görülmektedir. Sol için
mitinge, ya da herhangi bir etkinliğe insan taşımanın en kolay yolu halkına
–şimdilik- yabancılaşmamış yerelci ünlüleri çağırmaktır. Bu da kuşkusuz ünlü
fetişizmini besler. Hem halkın gözünde içeriksizliği olumlar, hem de düğün
salonunda konser vermeyi kendine yediremeyip, halkın çoğunluğunun gidemeyeceği
Jolly Jokerlerde sahne alan ünlüyü meşrulaştırır: “X bir sol yapının
etkinliğinde çıkıp üç şarkı söyleyen sanatçı(?) ‘yı ancak maaşınızın üçte
birine dinleyebilirsiniz. Çünkü o duyarlı bir arkadaşımız(!)”
Ünlü olmamış sanatçı,
“hâşâ” sanatçıdır. Yani kendini bu şekilde tanımlayamaz. Eserleri daha en
baştan eksiktir. Eleştirilmeye mahkûmdur. Bu eleştiri, belirli bir birikim
gerektiren biçim meselesinde de olabilir, ondan daha az ilgi uyandıran içerik
meselesinde de. Kuşkusuz eleştiri olumluluktur ve ilerletir. Ama bilimsel
olması kaydıyla! Bilimselliğin sanat söz konusu olduğunda rafa kalkması,
estetik, sanat felsefesi ve sanat tarihi alanlarına uzak olunmasından daha çok,
ele alınan ilk kişinin ünlü olmaması, ikinci kişinin de zaten rüştünü ispatlamış(?)
bir ünlü(!) olması nedeniyledir. Çünkü ünlü olmayan sanatçı, sanatçı değil,
olsa olsa “sanat sepet işleriyle uğraşan” birisidir. “Dolayısıyla onun
yarattığı kadar ben de yaratabilirim.” Ve “dur biraz bu resim benim hiç hoşuma
gitmedi. Neden ağaçlar belirgin değil? Olmamış!” “Ama ben izlenimciliğe
öykündüm” “Ben anlamam izlenimcilik falan!”
Bütün bunlar
ünlenmedikleri müddetçe her sanatçının sorunudur. Bu sorun sanatçıyı üç şekilde
etkiler:
1) Eserlerin nesnel
estetik eleştirisini alamama: Yaratım sürecinde eksiklik
2) Eserlerin toplum
karşısına çıkmasında gecikme: Sanatı tamamlayamama
3) Geçim sıkıntısı:
Yeni eser yaratacak koşulların “ekonomik zorla” ortadan kalkması
Sanatçı kişilik için bunların
hiçbiri yaratma arzusunu ortadan kaldıracak kadar güçlü değildir. Çünkü sanatçı
için yaratmanın amacı yoktur. Nasıl ki çocuklar her koşulda oynayacak oyunlar
türetebilirler, sanatçılar da sanatlarından geri durmazlar. Toplumun genelinde
vah vahlanmalarının temel nedeni budur.
Şimdi ünlü
fetişizminin kapitalizmin günümüzde ulaştığı farklı bir boyutuyla ele alalım.
Marks’ın yaşadığı dönemde var olmayan teknik imkânların yarattığı yeni
metaların incelenmesi gerekmektedir. Müzik üzerinden devam edelim:
Aslında kapitalist
için müziğin ne olduğu ekonomik anlamda çok da önemli değildir. Özünde eser
sahibi anlamında müzisyen ile yapımcı-kapitalist arasındaki ilişki aracılık
ilişkisidir. Yapımcı-kapitalist bir değişim-değeri hesabında müzisyenin emeğini
sömürürken diğer yandan başka bir pazardan artı-değer çalmaya çalışır.
Toplumsal emekten.
Toplumsal emeğe
geçmeden önce eser sahibi müzisyenin nasıl sömürdüğünü kabaca irdeleyelim. Bu
örnek, baskı teknolojisinin yaygınlaşmasıyla birlikte edebiyat alanındaki
durumu içermektedir.
Kendi bestelerini
yorumlayacak bir sanatçı, şu ya da bu yolla belirli bir izleyici kitlesine
–pazar gücüne- sahip değilse, albümünün çıkması için gerekli ödemelerle karşı
karşıya kalır. Stüdyo kirası, müzisyen ücreti, cd-kartonet masrafı, yasal
ödemeler, dağıtımcı komisyonları, klip ve reklam bütçesi vb. Yapımcılar, tüm bu
bütçeyi şişirerek sunmakla kalmazlar, çoğunluğu buna ek olarak sanatçının kendi
cd’lerinden belirli bir miktarda satın almasını da şart koşarlar.
Bu da sanatçıları sponsor
bulmaya zorlar. Yapımcılarla yapılan görüşmelerde ilk sorulan sorulardan biri
telif ödenip ödenmeyeceği iken diğeri ve en önemlisi sponsor desteği olup
olmayacağıdır. Bu da sanatçıyı kapitalist ilişkilere zorlamaktadır.
Gelelim yapımcıların
çalınan toplumsal emekten pay alma kaygılarına:
Cd’ler, cd çalarlar,
mp3 çalarlar, kartonetler, reklam pazarı… Bunların her biri başka
kapitalistlerin üretim alanlarıdır. Artı-değer sömürüsü buradadır. İşte ünlü
fetişizmi bu pazarlar için üretimi mümkün kılar. (Ayrıca birer araç gibi
görünen metalardaki artı-değeri bir kez de sanat ambalajıyla maskeler.)
Müzisyen eserlerini
tek başına ve pazar için değil, sanat için üretir. Marks, sanatın üretken
olmayan emek oluşunu, onun sanat için üretilmesine bağlar. Bu ürünlerin pazara
girişleri, sanatın paylaşılması ve sanatçının geçimi için kapitalist üretim
koşullarında bir zorunluluktur. Her bir sanat eseri için ortalama toplumsal
emek-zamanı hesaplamanın imkânsızlığı ise bir sonuç değil, bu durumun nesnel
kanıtıdır. Savımızı çürütmesi pahasına araştırılması zorunlu bir olgudur.
Diğere tarafta, pazarın
ünlüleri için durum çok farklıdır: Onlar zaten arkalarında üretken-emek yaratan
onlarca profesyonel sanat insanı ile çalışmaktadırlar. Hepsinin amacı tüm bu
paylaşım araçlarının çok daha fazla satması için gerekli olan kullanım-değerini
yaratmaktan başka bir şey değildir. Pazar ünlüsü bir zorunluluktur ve marka
olabildiği ölçüde bu sömürüden olanca payı alabilmektedir. Aslında yöntem
basittir. Dijital haklar sayesinde satışlardan pay alınır, büyük konserlerde de
halktan. Bu arada bu ünlülerin marka olabilmeleri için kendi küçük görünmez
şirketlerinin patronu olduklarını ve özel ekiplerini de sömürdüklerini
atlamayalım.
Bir tarafta estetik
değer anlamında bir kullanım-değeri, diğer tarafta ise kullanım değeri yaratmak
için tamamlayıcı bir yarı meta.
Sanat, üretken
olmayan emek içermesi nedeniyle kapitalizm içinde özerk bir alandır. Bu yüzden
sermaye-emek çelişkisi talidir. Kapitalizmin kültür endüstrisi/entertainment
sektörü ya da zayıf bir ifade ile kültürel pazar ile kendi kurallarını geçerli
sayması bu özerkliği tecrite ve marjinalliğe dönüştürür. Sanatçı,
kapitalistlerin değil, sanatın “hizmetinde” olduğu müddetçe, her an kapitalizmin
türlü düşmanlıklarıyla yüzleşmek durumundadır. Sanatın tamamlanması, onun
paylaşılmasına, toplumla, sanat izleyicisiyle buluşmasına bağlıdır. Öyleyse bu
da sanatçı ile kapitalizm arasındaki temel çelişkidir. Ama bu temel çelişkinin
çözümü, sanatçılar için tali, toplum için temel olan çelişkinin çözümüne,
sermaye-emek çelişkisinin çözülmesine bağlıdır.
Bir an için
yazılımları da içine alan “fikri üretim”in olmadığını düşünelim. Bunca
bilgisayar, dijital oynatıcılar, hatta akıllı telefonlar ne olurdu? Ya da
tersten bakalım. Kapitalizm bize bu imkânı yaratmasaydı yeni eserler topluma
nasıl mal olurdu?
Kapitalizm üretimi
toplumsallaştırarak sömürüyü azgınlaştırırken kendi içinden çıkacak olan
sosyalizmin koşullarını nasıl yarattıysa, sanatı biçimsel bir yarı-meta olarak
yeniden üretip kullanım-değerlerini yarattığı teknik araçlar sayesinde sanatın
topluma daha hızlı geçmesinin de koşullarını yarattı. Marksistler sosyalizmin
koşullarının kapitalizm içinde oluşmaya başladığını tespit ederek, tarihi kendi
haline bırakmadılar. Tarihe müdahil oldular. Giderek tarihi değiştiren oldular.
Sanatçıların da sanatsal saiklerle de olsa kendi durumlarına müdahil olma
zamanları geldi de geçiyor. Yeter ki ünlü fetişizminin rüzgârıyla yarattıkları
aşağılık komplekslerinden kurtulup bireyciliği bir kenara bıraksınlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder