30 Mart 2016 Çarşamba

Sanatın Ekonomi-Politiği Üzerine (1)

Bu yazıda kapitalist toplumda sanatı analiz etmeye çalışacağım. İster girizgâh deyin, ister önce yayınlanmış bir devam yazısı, SANATÇI VE KAPİTALİZM ARASINDA SOĞUK SAVAŞ (VE SAVAŞIN SEVİMLİ YÜZÜ ÜNLÜ FETİŞİZMİ) adlı yazımda bir takım tezlerimi ünlü fetişizmi üzerinden sunmuştum. Yazının yeterli olup olmaması pek önemli değil. Sonuçta makale ve blog yazısı arasında bir format bulmaya çalışıyorum. Ancak bu yazımda Marksist terminolojiye ait temel kavramları kullanarak, dolayısıyla kapitalizme ilişkin Marks ve Engels tarafından ortaya konan yasalar çerçevesinde bir Marksist eleştiri oluşturmaya çalışacağım. Daha önce kapitalizm ve sanatla ilgili pek çok çalışma yapılmış, kitaplarla veya süreli yayınlarla paylaşılmış. Üstelik 20. Asrı etkileyen önemli okullar, büyük düşünürler tarafından.

Theodor Adorno

Bugünün Türkiyesi’nde çarpık bir kapitalizmin dişlileri arasında ezilen bir sanatçı olarak görüşlerimin emperyalist dünyanın Marksizmi bilen ama Marksist (ve Leninist) olmayan düşünürlerinin görüşleri kadar en azından entelektüel merak uyandırması gerektiğini düşünüyorum.

Karl Marks
Sık sık mantık yürütme ve karşılaştırmalar kullanacağım için yazıda yer alacak kavramlar için özel bir açıklama yapmayacağım. Yine de bu kavramları daha detaylı incelemek isteyenler internette pek çok kaynak bulabilirler. Ancak benim tavsiyem doğrudan Marks ve Engels okumaları olur.

Yazıda belirleyici olan tezleri Kapital’e dayandırmaktayım. Tarzım gereği alıntı kullanmayacağım. Genel bir atıf yapmak gerekirse, bu da Kapital’in Birinci Bölümü’ne olur.

Sanat olan/ Sanat olmayan


Sanatın iki öznesi vardır. Biri sanatçı, diğeri sanat izleyicisi… İkisinden biri olmazsa sanat olmaz. Sanat toplumun üst yapı kurumu olarak, tarihseldir. Zamanını temsil eder. Ama bulunduğu koşulları yaratan eski koşulların da bakiyesi olduğu ölçüde geleceği de temsil eder.

Öyleyse sanatçı, sanatın hareket halindeki varoluşunun farkındadır ve bunun bilinçli bir sürdürücüsüdür.  Örneğin resim tekniğini uygulamak yetmez. Resim sanatının tarihini, akımlarını bilmek de gerekir. Sonra yaşadığı evreni anlaması için bir ideolojisi ve anlatacak fikirleri olması gerekir.  Ama bu da yetmez. Bir insan tüm bunların yanında kendi üslubunu, kendi dilini yaratabilirse ressam olmaya yaklaşır.

Neden yaklaşır diyorum? Çünkü bir izleyicisi olmadan yapılan “iş” sanat eseri sayılamaz. Henüz hiçbir insanın ayak basmadığı bir yerdeki çiçeğin güzelliğinden bahsedilebilir mi? Aynı şekilde sadece bir ressamın kafasında oluşturduğu bir resim de eser sayılmaz. Bu resim çeşitli araçlarla somutlaştırılsa bile…

Sanatın tarihini, estetik kuramları ve akımları, üslupları bilen bir sanat izleyicisinin sürece katılmasıyla birlikte sanat tamamlanmış olur. Burada sanatçının ya da sanat izleyicisinin seviyesi veya çapı meselesini dışarıda tutuyorum.

Üç zorunlu şartı açıkça belirleyelim: Sanatçı, eser, izleyici.

Bu yazının konusu gereği önemli olan kavram ise bambaşka bir şey:  Auto-telos
Kitaplığınızda bulunmalı

Yakın zamanda kaybettiğimiz değerli İsmail Tunalı’nın da Estetik’te üstünde durduğu kavram, “ereği kendinde olmak” şeklinde çevrilmekte, sanatla ilgili olarak kullanıldığında, estetik tavrın her hangi bir amaç olmaksızın kendiliğinden ortaya çıktığını anlatmaktadır. Tıpkı çocukların oyun oynaması gibi. Tamam. Belki sonuçta ortaya bir takım fizyolojik, bilişsel faydalar çıkmaktadır. Ama oyun oynamanın bir amacı yoktur. Aynı şekilde müzik yapmanın/dinlemenin vs. bir amacı yoktur. Yeri gelmişken, ideolojiyi bilincin bir varoluş biçimi olarak ele aldığımdan ideolojik amaçla sanat yapmayı kabul etmiyorum. Bir kimse sosyalist-gerçekçidir, bir kimse post-modernisttir: Auto-telos ortak noktalarıdır. Bunu ve auto-telos analizinin eksik yanlarını “Pazar için üretim”i analiz ederken tamamlayacağız.


Demek ki sanatçı ereği kendinde bir tavırla yaratır, ortaya çıkan eseri ise sanat izleyicisi tarafından ereği kendinde bir tavırla “izlenir”. Ortaya estetik açıdan ama şu ölçüde ama bu ölçüde bir değer çıkar.

Gelin sizle bundan sonra ortaya çıkan bu değere “sanatsal değer”, sanat izleyicisine “sanatsever” diyelim.

Sanatsal Değerin Yitimi: Kullanım-Değeri


Sanatsal değerin farkında olan, az olan ya da olmayan herhangi bir kimse sanat eserine estetik tavrın dışında bir tavırla yaklaşıyorsa, sanat eserinin formuyla ilgileniyor demektir. Rahatlama, güzel duygulara ulaşma, ineklerden verim alma, müşteriyi alış-verişe motive etme vb. Tüm bunlar kullanım-değerini işaret etmektedir: Yararlılık.

Bir Picasso resmini aldım ve ona uygun bir ortam yarattım. Bu başka bir şeydir. Evimde salonuma çeşitli mobilyalar aldım. Sonra duvarıma buna uygun bir Picasso tablosu astım. Bu bambaşka bir şeydir. İlkinde tabloyu saklayıp arada bir baksam bile olurdu. Ama ikincisinde tablo yerine aplik de kullanabilirdim.
Picasso
Yastık

Buradaki analizi uzatmaya gerek görmüyorum. Gerçek çok berrak bir şekilde karşımıza çıkıyor:

Kullanım-değeri ortaya çıktığında sanatsal değer hangi ölçüde olursa olsun ortadan kalkıyor. Sanatsever, yerini tüketiciye bıraktığından sanat eseri de yerini bir ürüne bırakıyor.

Kullanım-Değeri Üreten: Sanatçı mı, Zanaatkâr mı?


Birbirini çağrıştıran iki güzel sözcük:  Sanatçı, zanaatkâr. Sıkı durum İngilizce’de artist (sanatçı) ve artisan  (zanaatkâr)!

Zanaatkâr;

1.                  Kullanım-değeri üretir

2.                  İhtiyacının fazlasını üreterek pazara sunar

 Burada bambaşka bir yere geliyoruz. İhtiyaç fazlasını pazara sunmak, son tahlilde pazarda satılması için bir kullanım-değeri yaratmaktır. Yani sanatçıdan bambaşka bir yerdedir zanaatkâr. Belki malzemeleri aynıdır, belki aynı tarihsel kökten geliyorlardır. Hatta belki zanaatkâr sanatçıdan çok daha iyi bir teknik kullanabiliyordur. Ama tüm bunları kullanım-değeri yaratmak için kullanıyordur. 
Sanatçı mı? Siz karar verin.

Zanaatkâr için ideoloji önemli değildir. Sadece satmak için üretir.  Bir ceket yapar. Ceketin birincil kullanım-değeri örtünmektir. İkincil kullanım-değerinin statü göstergesi olması zanaatkârı sadece pazarın ne kadar ihtiyacı olduğunu bilmesini sağlayacak kadar ilgilendirir. Zanaatkâr bir komünist de olabilir. Ama bir burjuva için smokin dikmesi hayatın akışına uygundur.

Sanatçı için ise ideoloji,  eserinin içeriği demektir. Evet, yaratmaya başlaması tetikleyen şeyler muhakkak vardır. Bunlar kuşkusuz ideolojisiyle bağlantılıdır. Ama yaratmaya özel bir amaçla başlamaz. Eser bilincinde kendiliğinden oluşmaya başlar ve iradi yarı-iradi bir devinimle şekillendirilir. Sonra somutlaştırılır.

Demek ki zanaatkâr için ideoloji dışsal bir olgu iken sanatçı için içsel bir olgudur.

Sanatçı ve Zanaatkâr arasında
benzerlikler fazla :)
Pazar için üretilen ürüne meta denir. Zanaatkâr meta üretir. Sanatçı ise eser yaratır.

Zanaatkârın emeği üretken-emek iken, sanatçının emeği üretken olmayan-emektir.  Zanaatkâr sanatçı olabilir, sanatçı da zanaatkâr. Ama aynı çalışmada ikisi birden olamazlar.

Sanat eseri daha sonra metalaşması ise çok farklı bir olgudur. Bu giderek benim ünlü fetişizmi ile belirlemeye çalıştığım sanatçının metalaşması sürecini başlatır.



                        Devam edecek…