Bu yazıda
kapitalist toplumda sanatı analiz etmeye çalışacağım. İster girizgâh deyin,
ister önce yayınlanmış bir devam yazısı, SANATÇI VE KAPİTALİZM ARASINDA SOĞUK SAVAŞ (VE SAVAŞIN SEVİMLİ YÜZÜ ÜNLÜ FETİŞİZMİ) adlı yazımda bir takım tezlerimi
ünlü fetişizmi üzerinden sunmuştum. Yazının yeterli olup olmaması pek önemli
değil. Sonuçta makale ve blog yazısı arasında bir format bulmaya çalışıyorum.
Ancak bu yazımda Marksist terminolojiye ait temel kavramları kullanarak,
dolayısıyla kapitalizme ilişkin Marks ve Engels tarafından ortaya konan yasalar
çerçevesinde bir Marksist eleştiri oluşturmaya çalışacağım. Daha önce
kapitalizm ve sanatla ilgili pek çok çalışma yapılmış, kitaplarla veya süreli
yayınlarla paylaşılmış. Üstelik 20. Asrı etkileyen önemli okullar, büyük
düşünürler tarafından.
Theodor Adorno |
Bugünün
Türkiyesi’nde çarpık bir kapitalizmin dişlileri arasında ezilen bir sanatçı
olarak görüşlerimin emperyalist dünyanın Marksizmi bilen ama Marksist (ve
Leninist) olmayan düşünürlerinin görüşleri kadar en azından entelektüel merak
uyandırması gerektiğini düşünüyorum.
![]() |
Karl Marks |
Sık sık
mantık yürütme ve karşılaştırmalar kullanacağım için yazıda yer alacak
kavramlar için özel bir açıklama yapmayacağım. Yine de bu kavramları daha
detaylı incelemek isteyenler internette pek çok kaynak bulabilirler. Ancak
benim tavsiyem doğrudan Marks ve Engels okumaları olur.
Yazıda
belirleyici olan tezleri Kapital’e dayandırmaktayım. Tarzım gereği alıntı
kullanmayacağım. Genel bir atıf yapmak gerekirse, bu da Kapital’in Birinci
Bölümü’ne olur.
Sanat olan/ Sanat olmayan
Sanatın iki
öznesi vardır. Biri sanatçı, diğeri sanat izleyicisi… İkisinden biri olmazsa
sanat olmaz. Sanat toplumun üst yapı kurumu olarak, tarihseldir. Zamanını
temsil eder. Ama bulunduğu koşulları yaratan eski koşulların da bakiyesi olduğu
ölçüde geleceği de temsil eder.
Öyleyse
sanatçı, sanatın hareket halindeki varoluşunun farkındadır ve bunun bilinçli
bir sürdürücüsüdür. Örneğin resim
tekniğini uygulamak yetmez. Resim sanatının tarihini, akımlarını bilmek de
gerekir. Sonra yaşadığı evreni anlaması için bir ideolojisi ve anlatacak
fikirleri olması gerekir. Ama bu da
yetmez. Bir insan tüm bunların yanında kendi üslubunu, kendi dilini
yaratabilirse ressam olmaya yaklaşır.
Neden
yaklaşır diyorum? Çünkü bir izleyicisi olmadan yapılan “iş” sanat eseri
sayılamaz. Henüz hiçbir insanın ayak basmadığı bir yerdeki çiçeğin
güzelliğinden bahsedilebilir mi? Aynı şekilde sadece bir ressamın kafasında
oluşturduğu bir resim de eser sayılmaz. Bu resim çeşitli araçlarla
somutlaştırılsa bile…
Sanatın
tarihini, estetik kuramları ve akımları, üslupları bilen bir sanat izleyicisinin
sürece katılmasıyla birlikte sanat tamamlanmış olur. Burada sanatçının ya da
sanat izleyicisinin seviyesi veya çapı meselesini dışarıda tutuyorum.
Üç zorunlu
şartı açıkça belirleyelim: Sanatçı, eser, izleyici.
Bu yazının
konusu gereği önemli olan kavram ise bambaşka bir şey: “Auto-telos”
Kitaplığınızda bulunmalı |
Yakın zamanda
kaybettiğimiz değerli İsmail Tunalı’nın da Estetik’te üstünde durduğu kavram,
“ereği kendinde olmak” şeklinde çevrilmekte, sanatla ilgili olarak
kullanıldığında, estetik tavrın her hangi bir amaç olmaksızın kendiliğinden
ortaya çıktığını anlatmaktadır. Tıpkı çocukların oyun oynaması gibi. Tamam.
Belki sonuçta ortaya bir takım fizyolojik, bilişsel faydalar çıkmaktadır. Ama
oyun oynamanın bir amacı yoktur. Aynı şekilde müzik yapmanın/dinlemenin vs. bir
amacı yoktur. Yeri gelmişken, ideolojiyi bilincin bir varoluş biçimi olarak ele
aldığımdan ideolojik amaçla sanat yapmayı kabul etmiyorum. Bir kimse
sosyalist-gerçekçidir, bir kimse post-modernisttir: Auto-telos ortak
noktalarıdır. Bunu ve auto-telos analizinin eksik yanlarını “Pazar için
üretim”i analiz ederken tamamlayacağız.
Demek ki sanatçı
ereği kendinde bir tavırla yaratır, ortaya çıkan eseri ise sanat izleyicisi
tarafından ereği kendinde bir tavırla “izlenir”. Ortaya estetik açıdan ama şu
ölçüde ama bu ölçüde bir değer çıkar.
Gelin sizle
bundan sonra ortaya çıkan bu değere “sanatsal değer”, sanat izleyicisine
“sanatsever” diyelim.
Sanatsal Değerin Yitimi: Kullanım-Değeri
Sanatsal
değerin farkında olan, az olan ya da olmayan herhangi bir kimse sanat eserine
estetik tavrın dışında bir tavırla yaklaşıyorsa, sanat eserinin formuyla ilgileniyor
demektir. Rahatlama, güzel duygulara ulaşma, ineklerden verim alma, müşteriyi
alış-verişe motive etme vb. Tüm bunlar kullanım-değerini işaret etmektedir:
Yararlılık.
Bir Picasso
resmini aldım ve ona uygun bir ortam yarattım. Bu başka bir şeydir. Evimde
salonuma çeşitli mobilyalar aldım. Sonra duvarıma buna uygun bir Picasso
tablosu astım. Bu bambaşka bir şeydir. İlkinde tabloyu saklayıp arada bir
baksam bile olurdu. Ama ikincisinde tablo yerine aplik de kullanabilirdim.
Picasso |
![]() |
Yastık |
Buradaki
analizi uzatmaya gerek görmüyorum. Gerçek çok berrak bir şekilde karşımıza
çıkıyor:
Kullanım-değeri
ortaya çıktığında sanatsal değer hangi ölçüde olursa olsun ortadan kalkıyor.
Sanatsever, yerini tüketiciye bıraktığından sanat eseri de yerini bir ürüne
bırakıyor.
Kullanım-Değeri Üreten: Sanatçı mı, Zanaatkâr mı?
Birbirini çağrıştıran
iki güzel sözcük: Sanatçı, zanaatkâr.
Sıkı durum İngilizce’de artist (sanatçı) ve artisan (zanaatkâr)!
Zanaatkâr;
1.
Kullanım-değeri üretir
2.
İhtiyacının fazlasını üreterek pazara sunar
Burada bambaşka bir yere geliyoruz. İhtiyaç
fazlasını pazara sunmak, son tahlilde pazarda satılması için bir
kullanım-değeri yaratmaktır. Yani sanatçıdan bambaşka bir yerdedir zanaatkâr.
Belki malzemeleri aynıdır, belki aynı tarihsel kökten geliyorlardır. Hatta belki
zanaatkâr sanatçıdan çok daha iyi bir teknik kullanabiliyordur. Ama tüm bunları
kullanım-değeri yaratmak için kullanıyordur.
Sanatçı mı? Siz karar verin. |
Zanaatkâr
için ideoloji önemli değildir. Sadece satmak için üretir. Bir ceket yapar. Ceketin birincil
kullanım-değeri örtünmektir. İkincil kullanım-değerinin statü göstergesi olması
zanaatkârı sadece pazarın ne kadar ihtiyacı olduğunu bilmesini sağlayacak kadar
ilgilendirir. Zanaatkâr bir komünist de olabilir. Ama bir burjuva için smokin
dikmesi hayatın akışına uygundur.
Sanatçı için
ise ideoloji, eserinin içeriği demektir.
Evet, yaratmaya başlaması tetikleyen şeyler muhakkak vardır. Bunlar kuşkusuz
ideolojisiyle bağlantılıdır. Ama yaratmaya özel bir amaçla başlamaz. Eser bilincinde
kendiliğinden oluşmaya başlar ve iradi yarı-iradi bir devinimle şekillendirilir.
Sonra somutlaştırılır.
Demek ki
zanaatkâr için ideoloji dışsal bir olgu iken sanatçı için içsel bir olgudur.
![]() |
Sanatçı ve Zanaatkâr arasında benzerlikler fazla :) |
Pazar için
üretilen ürüne meta denir. Zanaatkâr meta üretir. Sanatçı ise eser yaratır.
Zanaatkârın emeği
üretken-emek iken, sanatçının emeği üretken olmayan-emektir. Zanaatkâr sanatçı olabilir, sanatçı da
zanaatkâr. Ama aynı çalışmada ikisi birden olamazlar.
Sanat eseri
daha sonra metalaşması ise çok farklı bir olgudur. Bu giderek benim ünlü
fetişizmi ile belirlemeye çalıştığım sanatçının metalaşması sürecini başlatır.
Devam edecek…