ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2016 Perşembe

Sanatın Ekonomi-Politiği Üzerine (2)


          Bundan 4 yy önce bir tüccar bir ressama resim sipariş ettiğinde bir resim sipariş etmiş olurdu. 2 bin yıl geriye gittiğimizde aynı durum villalarına mozaik sipariş eden Romalılar için de geçerlidir. Kapitalist toplumdan önce sanat ve zanaat ayrımı yoktu. Çünkü kapitalist anlamda bir pazar gelişmemişti. Peki kapitalist anlamda pazar nedir?

 
Sanat mı zanaat mı?

Estetik Nesne – Mamul


Ressam, şair, besteci, dansçı vs. vs. bir fikir halinde bulunan eserini somutlaştırmak zorundadır. Resmi çizecek bir tuval, şiiri yazacak bir kağıt gerekmektedir. Tahayyül halindeki eserin bu nesnelere geçirilmesiyle bu nesneler yok olur. Aynı şey enstrüman için de geçerlidir. İçinde teller ve çekiçler bulunan, siyah beyaz tuşlara sahip bir dolap olan piyano belirli bir tonalitede duyulan müzik halini alır.

Kapitalizm öncesinde bunlar birer estetik nesne olarak biriciktiler. Bir resim ancak bir kez elde edilebilirdi. Bir müzik eserini sadece icrası sırasında dinleyebilirdiniz vb.

Kapitalizmin sanat alanında tam anlamıyla tekâmül etmesi çoğaltma araçlarının icadıyla mümkün oldu. Plak, cd, renkli baskı, video derken sanat eserinin biricikliği ortadan kalktı; her eser ulaşılabilir, defalarca kez izlenebilir hale geldi.

Aslında sanat eseri bu kez satılacak ürünün görünümünden başkası değildir. Burada meta yarı-mamul olan “çoğaltma aracısı” ve eserin bir araya gelmesi ile oluşur. Kanvas tablo aldığınızda aldığınız sadece kanvas tablodur. Bir müzik cd’si aldığınızda aldığınız sadece cd’dir ve zorunlu olarak cd çalardır. Kapitalistlerin artık-değeri elde ettikleri temel yer burasıdır. Şu ya da bu sanatçıya hakkı olanın verilmesi yazının bu kısmı için talidir.

Demek ki kapitalizmde sanat eseri pazar için çoğaltıldığı anda mamul halini alır.

Tartışmamızın yayınlanan ilk bölümünde sanat eseri – meta dönüşümünü soyut bir biçimde ele almıştık. Burada somutlaştırmış olduk.

            Çoğaltma Zorunluluğu


                Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte şehirlerin kalabalıklaşması, sınıfların kapitalist topluma göre dizilişi başlangıçta sanatçılar için parlak bir dönem görüntüsü verse de zamanla bunun tam tersi olduğu görüldü.

                Öncelikle, özellikle başlangıçta, emekçi sınıfların sanat için ayıracakları zamanları yoktur.  Sanatçılar için burjuva, küçük-burjuva kesimler için sergileme zorunluluğu vardı.  Daha sonra burjuva sınıfı nicelik olarak azalmaya, küçük-burjuvazi ise artmaya başlayacaktı. Bu aynı zamanda sanatçı kitlesinin de artması anlamına gelmektedir. Bu da eserlerin sanat izleyicisine ulaştırmada büyük bir sorundur.

                Giderek çalışma saatleri düzenlendi, çoğaltmada teknik gelişti, sanatçılar için eserlerini geniş kitlelere ulaştırma sorunu pratik bir sorun olmaktan çıktı. Ama kapitalizme olan bağımlılığın temel noktası oldu.

                Bütün çoğaltma araçlarının, tüm üretim araçlarında olduğu gibi kapitalistlerin mülkiyetinde olması asıl düğüm noktasıdır. Sanatçıya bu teknik olanaklar tek şartla sunulur: Satış garantisi. Satış garantisi yoksa karşılığı kadar para!
Bu zarafet için ne kadar emek harcanmış olabilir?

         Sanatçı Emeğinin İkili Durumu: Üretken Değilken Üretken Emek


Bir metanın değeri, içerdiği toplumsal emek miktarıyla ölçülür. Toplumsal emek miktarı sanat eserlerinde tarihsel birikimdir. Tarihsel birikim, sanatçının yaratıcı gücü/emeği olmadan esere geçemez. Tarihsel birikim olmaksızın da sanatçının yaratıcı gücü/emeği işlevsizdir. Kuşkusuz sanatsal yaratıcılık özel türden bir emektir. Hayal gücü ve hayali hayata geçirebilme yeteneği sanatçıyı üstün kılmasa da eşsiz kılar. Picasso olmasaydı İhtiyar Gitarist de olmazdı. Burada sanatçının bir eser için harcadığı emek-zamandan çok varlığının zorunlu olması söz konusudur.

Marks, üretken emek ile üretken olmayan emeği anlatırken öğretmen örneğini verir. Öğretmenin emeği öğrencilerine karşı üretken olmayan emek iken, patronuna karşı üretken emektir. Çünkü öğretmen, harcadığı emek-zaman karşılığında para talebinde bulunur. Yani emeğini patrona satar.

Sanatçının emeğinin üretken emek olmadığını ama sanatseverlerle buluşmak için kapitalistlerle zorunlu bir işbirliğine girdiğini görmüştük. Sanatçı, öğretmenden farklı olarak “iş”ini yaparken bunun bir geçim aracı olduğunu düşünmez. Emeği karşılığı para alma gibi bir amacı yoktur. (Auto-telos!)  Ama tüm sancı ve zevk dolu yaratım süreci bittiğinde, sanatçı ilham bulutlarından inip ayağını yere bastığında geçim derdini hatırlar. Geçinebilmek için elinde, geçinmek için üretmediği eserinden başka bir şey yoktur.

 

Paha Biçilemezin Fiyatı


 Sanat eserinin paha biçilemezliği sanıldığı gibi güzelliğinin değil, yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, tarihsel birikim ile sanatçının birliğinin nitel değişiminin sözel ifadesidir. Peki pazarda fiyat nasıl oluşuyor?

Öncelikle pazarı sanat eserinin konumuna göre ayrıştırmamız gerekiyor. Sanat eseri eğer biricik haliyle kendisi pazardaysa, ki bu ancak resim, heykel vb. olabilir, fiyatları, adlarını sanatsever olarak sanat camiasına kabul ettirmiş spekülatörler tarafından belirlenir. Ama eser metaların, yarı-metaların görüntüsü şeklindeyse, bu metaların fiyatı+telif+aracı tüccarın kârı şeklindedir.

İşte paha biçilemezin fiyatı: Telif!

Şayet sanatçının harcadığı emek miktarını zaman cinsinden veya ürettiği parça sayısından çıkaramıyorsak, telife konu olacak hakları nasıl belirleyeceğiz?

Aslında sanatçının üretken olmayan emek ile yaratıyor olması, onun, aynı zamanda üretken emekle üretme hakkından vazgeçmesidir.  Ressamlık yerine bir reklam şirketinde grafikerlik yapabilir. Müzisyenlik yerine bir fabrikada işçilik yapabilir. Ama bunları yapmıyor. Bunun yerine tüm zamanını ya kendini geliştirmeye ya da eserleri üzerinde çalışmaya harcıyor. Öyle ki mesai mefhumu yok. Belki normal şartlarda çalışan bir işçiden yarım iş günü fazla çalışıyor.

Günümüzde yaşasaydı uçağı olurdu.
Buradaki bir başka sorun da verimliliktir. Kapitalist anlamda verimlilik az zamanda (maliyetleri arttırmadan) çok ürün çıkarmaktır. Oysa sanatçının stok gibi, pazara mal yetiştirmek gibi bir derdi de yoktur.  Bach gibi tanrısal kudrete sahip bestecileri saymazsak, sanatçının elinin altında geçimi sağlamak için satabileceği bir eseri her zaman bulunmayabilir.

          Estetik bilimi bize sanatsal beğeninin göreceli olmadığını, estetik kategorilerin nesnel olduğunu öğretir. Ama sanat öyle özel bir alandır ki, bir sanat eserinin estetik değerinin diğerinden daha iyi olup olmadığını söyleyebilmemiz için sanatçıların ölümünün üzerinden epey zaman geçmesi gerekebilir.  Sanatçıları hayattayken,  iki yılda bitirilmiş bir senfoni, üzerinde daha çok zaman harcandığı için daha değerli olabilir denemez.  Bir fotoğraf sanatçısı aylardır üzerinde düşündüğü kurguyu iki günde hazırladığı bir ortamda toplam birkaç saatlik bir çekimle hayata geçirebilir.

               Sanat serinin yarı-mamulleri tamamlayıcı yönü de işi zora sokmaktadır. Çünkü sanat eserinin çoğaltılması demek onun tekrar tekrar var olması ve paha biçilemeyen değerini yarı-mamule aktarması demektir.

                Sanatçılar arasındaki sınıfsal farkları bir kenara bıraktığımızda, sanatçıların tüm hayatları boyunca asgarî geçim + sürekli zorunlu gelişim masraflarının karşılanması yeterlidir. Dört kişilik bir aileye bakmak için gerekli para ve kitap, konser, sergi, cd, seyahat vb. için ekstra para.  Bu yazı yazıldığı sırada (Haziran 2016) dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 4398 tl. Kapitalist toplumda sadece zenginlerin gönüllerince yapabileceği  -ama yapmadıkları-, yoksullar için lüks olan kültürel faaliyetler sanatçılar için zorunludur. Biz bu faaliyetlerle birlikte geçim için gerekli parayı aylık 10 bin lirada sabitleyelim.

                Beş ay boyunca bir tablo yapmak için atölyesine kapanan ressamın bu sürede biriktirdiği, geçimi için satmaya hazır olduğu emek 50 bin lirada ifadesini bulur. İki yıl boyunca albüm için çalışan müzisyen içinse bu para 240 bin tl’dir.

                Her sanatçının aynı anda kazanamayacağı paralardır bunlar.


Devam edecek...

30 Mart 2016 Çarşamba

Sanatın Ekonomi-Politiği Üzerine (1)

Bu yazıda kapitalist toplumda sanatı analiz etmeye çalışacağım. İster girizgâh deyin, ister önce yayınlanmış bir devam yazısı, SANATÇI VE KAPİTALİZM ARASINDA SOĞUK SAVAŞ (VE SAVAŞIN SEVİMLİ YÜZÜ ÜNLÜ FETİŞİZMİ) adlı yazımda bir takım tezlerimi ünlü fetişizmi üzerinden sunmuştum. Yazının yeterli olup olmaması pek önemli değil. Sonuçta makale ve blog yazısı arasında bir format bulmaya çalışıyorum. Ancak bu yazımda Marksist terminolojiye ait temel kavramları kullanarak, dolayısıyla kapitalizme ilişkin Marks ve Engels tarafından ortaya konan yasalar çerçevesinde bir Marksist eleştiri oluşturmaya çalışacağım. Daha önce kapitalizm ve sanatla ilgili pek çok çalışma yapılmış, kitaplarla veya süreli yayınlarla paylaşılmış. Üstelik 20. Asrı etkileyen önemli okullar, büyük düşünürler tarafından.

Theodor Adorno

Bugünün Türkiyesi’nde çarpık bir kapitalizmin dişlileri arasında ezilen bir sanatçı olarak görüşlerimin emperyalist dünyanın Marksizmi bilen ama Marksist (ve Leninist) olmayan düşünürlerinin görüşleri kadar en azından entelektüel merak uyandırması gerektiğini düşünüyorum.

Karl Marks
Sık sık mantık yürütme ve karşılaştırmalar kullanacağım için yazıda yer alacak kavramlar için özel bir açıklama yapmayacağım. Yine de bu kavramları daha detaylı incelemek isteyenler internette pek çok kaynak bulabilirler. Ancak benim tavsiyem doğrudan Marks ve Engels okumaları olur.

Yazıda belirleyici olan tezleri Kapital’e dayandırmaktayım. Tarzım gereği alıntı kullanmayacağım. Genel bir atıf yapmak gerekirse, bu da Kapital’in Birinci Bölümü’ne olur.

Sanat olan/ Sanat olmayan


Sanatın iki öznesi vardır. Biri sanatçı, diğeri sanat izleyicisi… İkisinden biri olmazsa sanat olmaz. Sanat toplumun üst yapı kurumu olarak, tarihseldir. Zamanını temsil eder. Ama bulunduğu koşulları yaratan eski koşulların da bakiyesi olduğu ölçüde geleceği de temsil eder.

Öyleyse sanatçı, sanatın hareket halindeki varoluşunun farkındadır ve bunun bilinçli bir sürdürücüsüdür.  Örneğin resim tekniğini uygulamak yetmez. Resim sanatının tarihini, akımlarını bilmek de gerekir. Sonra yaşadığı evreni anlaması için bir ideolojisi ve anlatacak fikirleri olması gerekir.  Ama bu da yetmez. Bir insan tüm bunların yanında kendi üslubunu, kendi dilini yaratabilirse ressam olmaya yaklaşır.

Neden yaklaşır diyorum? Çünkü bir izleyicisi olmadan yapılan “iş” sanat eseri sayılamaz. Henüz hiçbir insanın ayak basmadığı bir yerdeki çiçeğin güzelliğinden bahsedilebilir mi? Aynı şekilde sadece bir ressamın kafasında oluşturduğu bir resim de eser sayılmaz. Bu resim çeşitli araçlarla somutlaştırılsa bile…

Sanatın tarihini, estetik kuramları ve akımları, üslupları bilen bir sanat izleyicisinin sürece katılmasıyla birlikte sanat tamamlanmış olur. Burada sanatçının ya da sanat izleyicisinin seviyesi veya çapı meselesini dışarıda tutuyorum.

Üç zorunlu şartı açıkça belirleyelim: Sanatçı, eser, izleyici.

Bu yazının konusu gereği önemli olan kavram ise bambaşka bir şey:  Auto-telos
Kitaplığınızda bulunmalı

Yakın zamanda kaybettiğimiz değerli İsmail Tunalı’nın da Estetik’te üstünde durduğu kavram, “ereği kendinde olmak” şeklinde çevrilmekte, sanatla ilgili olarak kullanıldığında, estetik tavrın her hangi bir amaç olmaksızın kendiliğinden ortaya çıktığını anlatmaktadır. Tıpkı çocukların oyun oynaması gibi. Tamam. Belki sonuçta ortaya bir takım fizyolojik, bilişsel faydalar çıkmaktadır. Ama oyun oynamanın bir amacı yoktur. Aynı şekilde müzik yapmanın/dinlemenin vs. bir amacı yoktur. Yeri gelmişken, ideolojiyi bilincin bir varoluş biçimi olarak ele aldığımdan ideolojik amaçla sanat yapmayı kabul etmiyorum. Bir kimse sosyalist-gerçekçidir, bir kimse post-modernisttir: Auto-telos ortak noktalarıdır. Bunu ve auto-telos analizinin eksik yanlarını “Pazar için üretim”i analiz ederken tamamlayacağız.


Demek ki sanatçı ereği kendinde bir tavırla yaratır, ortaya çıkan eseri ise sanat izleyicisi tarafından ereği kendinde bir tavırla “izlenir”. Ortaya estetik açıdan ama şu ölçüde ama bu ölçüde bir değer çıkar.

Gelin sizle bundan sonra ortaya çıkan bu değere “sanatsal değer”, sanat izleyicisine “sanatsever” diyelim.

Sanatsal Değerin Yitimi: Kullanım-Değeri


Sanatsal değerin farkında olan, az olan ya da olmayan herhangi bir kimse sanat eserine estetik tavrın dışında bir tavırla yaklaşıyorsa, sanat eserinin formuyla ilgileniyor demektir. Rahatlama, güzel duygulara ulaşma, ineklerden verim alma, müşteriyi alış-verişe motive etme vb. Tüm bunlar kullanım-değerini işaret etmektedir: Yararlılık.

Bir Picasso resmini aldım ve ona uygun bir ortam yarattım. Bu başka bir şeydir. Evimde salonuma çeşitli mobilyalar aldım. Sonra duvarıma buna uygun bir Picasso tablosu astım. Bu bambaşka bir şeydir. İlkinde tabloyu saklayıp arada bir baksam bile olurdu. Ama ikincisinde tablo yerine aplik de kullanabilirdim.
Picasso
Yastık

Buradaki analizi uzatmaya gerek görmüyorum. Gerçek çok berrak bir şekilde karşımıza çıkıyor:

Kullanım-değeri ortaya çıktığında sanatsal değer hangi ölçüde olursa olsun ortadan kalkıyor. Sanatsever, yerini tüketiciye bıraktığından sanat eseri de yerini bir ürüne bırakıyor.

Kullanım-Değeri Üreten: Sanatçı mı, Zanaatkâr mı?


Birbirini çağrıştıran iki güzel sözcük:  Sanatçı, zanaatkâr. Sıkı durum İngilizce’de artist (sanatçı) ve artisan  (zanaatkâr)!

Zanaatkâr;

1.                  Kullanım-değeri üretir

2.                  İhtiyacının fazlasını üreterek pazara sunar

 Burada bambaşka bir yere geliyoruz. İhtiyaç fazlasını pazara sunmak, son tahlilde pazarda satılması için bir kullanım-değeri yaratmaktır. Yani sanatçıdan bambaşka bir yerdedir zanaatkâr. Belki malzemeleri aynıdır, belki aynı tarihsel kökten geliyorlardır. Hatta belki zanaatkâr sanatçıdan çok daha iyi bir teknik kullanabiliyordur. Ama tüm bunları kullanım-değeri yaratmak için kullanıyordur. 
Sanatçı mı? Siz karar verin.

Zanaatkâr için ideoloji önemli değildir. Sadece satmak için üretir.  Bir ceket yapar. Ceketin birincil kullanım-değeri örtünmektir. İkincil kullanım-değerinin statü göstergesi olması zanaatkârı sadece pazarın ne kadar ihtiyacı olduğunu bilmesini sağlayacak kadar ilgilendirir. Zanaatkâr bir komünist de olabilir. Ama bir burjuva için smokin dikmesi hayatın akışına uygundur.

Sanatçı için ise ideoloji,  eserinin içeriği demektir. Evet, yaratmaya başlaması tetikleyen şeyler muhakkak vardır. Bunlar kuşkusuz ideolojisiyle bağlantılıdır. Ama yaratmaya özel bir amaçla başlamaz. Eser bilincinde kendiliğinden oluşmaya başlar ve iradi yarı-iradi bir devinimle şekillendirilir. Sonra somutlaştırılır.

Demek ki zanaatkâr için ideoloji dışsal bir olgu iken sanatçı için içsel bir olgudur.

Sanatçı ve Zanaatkâr arasında
benzerlikler fazla :)
Pazar için üretilen ürüne meta denir. Zanaatkâr meta üretir. Sanatçı ise eser yaratır.

Zanaatkârın emeği üretken-emek iken, sanatçının emeği üretken olmayan-emektir.  Zanaatkâr sanatçı olabilir, sanatçı da zanaatkâr. Ama aynı çalışmada ikisi birden olamazlar.

Sanat eseri daha sonra metalaşması ise çok farklı bir olgudur. Bu giderek benim ünlü fetişizmi ile belirlemeye çalıştığım sanatçının metalaşması sürecini başlatır.



                        Devam edecek…