Bundan 4 yy
önce bir tüccar bir ressama resim sipariş ettiğinde bir resim sipariş etmiş
olurdu. 2 bin yıl geriye gittiğimizde aynı durum villalarına mozaik sipariş
eden Romalılar için de geçerlidir. Kapitalist toplumdan önce sanat ve zanaat
ayrımı yoktu. Çünkü kapitalist anlamda bir pazar gelişmemişti. Peki kapitalist
anlamda pazar nedir?

Sanat mı zanaat mı?

Estetik Nesne – Mamul
Ressam, şair,
besteci, dansçı vs. vs. bir fikir halinde bulunan eserini somutlaştırmak
zorundadır. Resmi çizecek bir tuval, şiiri yazacak bir kağıt gerekmektedir.
Tahayyül halindeki eserin bu nesnelere geçirilmesiyle bu nesneler yok olur. Aynı
şey enstrüman için de geçerlidir. İçinde teller ve çekiçler bulunan, siyah
beyaz tuşlara sahip bir dolap olan piyano belirli bir tonalitede duyulan müzik
halini alır.
Kapitalizm
öncesinde bunlar birer estetik nesne olarak biriciktiler. Bir resim ancak bir
kez elde edilebilirdi. Bir müzik eserini sadece icrası sırasında
dinleyebilirdiniz vb.
Kapitalizmin
sanat alanında tam anlamıyla tekâmül etmesi çoğaltma araçlarının icadıyla
mümkün oldu. Plak, cd, renkli baskı, video derken sanat eserinin biricikliği
ortadan kalktı; her eser ulaşılabilir, defalarca kez izlenebilir hale geldi.
Aslında sanat
eseri bu kez satılacak ürünün görünümünden başkası değildir. Burada meta yarı-mamul
olan “çoğaltma aracısı” ve eserin bir araya gelmesi ile oluşur. Kanvas tablo
aldığınızda aldığınız sadece kanvas tablodur. Bir müzik cd’si aldığınızda
aldığınız sadece cd’dir ve zorunlu olarak cd çalardır. Kapitalistlerin
artık-değeri elde ettikleri temel yer burasıdır. Şu ya da bu sanatçıya hakkı
olanın verilmesi yazının bu kısmı için talidir.
Demek ki
kapitalizmde sanat eseri pazar için çoğaltıldığı anda mamul halini alır.
Tartışmamızın
yayınlanan ilk bölümünde sanat eseri – meta dönüşümünü soyut bir biçimde ele
almıştık. Burada somutlaştırmış olduk.
Çoğaltma
Zorunluluğu
Kapitalizmin
gelişmesi ile birlikte şehirlerin kalabalıklaşması, sınıfların kapitalist
topluma göre dizilişi başlangıçta sanatçılar için parlak bir dönem görüntüsü
verse de zamanla bunun tam tersi olduğu görüldü.
Öncelikle,
özellikle başlangıçta, emekçi sınıfların sanat için ayıracakları zamanları
yoktur. Sanatçılar için burjuva,
küçük-burjuva kesimler için sergileme zorunluluğu vardı. Daha sonra burjuva sınıfı nicelik olarak
azalmaya, küçük-burjuvazi ise artmaya başlayacaktı. Bu aynı zamanda sanatçı kitlesinin
de artması anlamına gelmektedir. Bu da eserlerin sanat izleyicisine ulaştırmada
büyük bir sorundur.
Giderek
çalışma saatleri düzenlendi, çoğaltmada teknik gelişti, sanatçılar için
eserlerini geniş kitlelere ulaştırma sorunu pratik bir sorun olmaktan çıktı.
Ama kapitalizme olan bağımlılığın temel noktası oldu.
Bütün
çoğaltma araçlarının, tüm üretim araçlarında olduğu gibi kapitalistlerin
mülkiyetinde olması asıl düğüm noktasıdır. Sanatçıya bu teknik olanaklar tek
şartla sunulur: Satış garantisi. Satış garantisi yoksa karşılığı kadar para!
Sanatçı
Emeğinin İkili Durumu: Üretken Değilken Üretken Emek
Bir metanın
değeri, içerdiği toplumsal emek miktarıyla ölçülür. Toplumsal emek miktarı
sanat eserlerinde tarihsel birikimdir. Tarihsel birikim, sanatçının yaratıcı
gücü/emeği olmadan esere geçemez. Tarihsel birikim olmaksızın da sanatçının
yaratıcı gücü/emeği işlevsizdir. Kuşkusuz sanatsal yaratıcılık özel türden bir
emektir. Hayal gücü ve hayali hayata geçirebilme yeteneği sanatçıyı üstün
kılmasa da eşsiz kılar. Picasso olmasaydı İhtiyar Gitarist de olmazdı. Burada
sanatçının bir eser için harcadığı emek-zamandan çok varlığının zorunlu olması
söz konusudur.
Marks,
üretken emek ile üretken olmayan emeği anlatırken öğretmen örneğini verir.
Öğretmenin emeği öğrencilerine karşı üretken olmayan emek iken, patronuna karşı
üretken emektir. Çünkü öğretmen, harcadığı emek-zaman karşılığında para
talebinde bulunur. Yani emeğini patrona satar.
Sanatçının emeğinin
üretken emek olmadığını ama sanatseverlerle buluşmak için kapitalistlerle
zorunlu bir işbirliğine girdiğini görmüştük. Sanatçı, öğretmenden farklı olarak
“iş”ini yaparken bunun bir geçim aracı olduğunu düşünmez. Emeği karşılığı para
alma gibi bir amacı yoktur. (Auto-telos!)
Ama tüm sancı ve zevk dolu yaratım süreci bittiğinde, sanatçı ilham
bulutlarından inip ayağını yere bastığında geçim derdini hatırlar. Geçinebilmek
için elinde, geçinmek için üretmediği eserinden başka bir şey yoktur.
Paha Biçilemezin Fiyatı
Sanat eserinin paha biçilemezliği sanıldığı
gibi güzelliğinin değil, yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, tarihsel
birikim ile sanatçının birliğinin nitel değişiminin sözel ifadesidir. Peki
pazarda fiyat nasıl oluşuyor?
Öncelikle
pazarı sanat eserinin konumuna göre ayrıştırmamız gerekiyor. Sanat eseri eğer
biricik haliyle kendisi pazardaysa, ki bu ancak resim, heykel vb. olabilir, fiyatları,
adlarını sanatsever olarak sanat camiasına kabul ettirmiş spekülatörler
tarafından belirlenir. Ama eser metaların, yarı-metaların görüntüsü
şeklindeyse, bu metaların fiyatı+telif+aracı tüccarın kârı şeklindedir.
İşte paha
biçilemezin fiyatı: Telif!
Şayet
sanatçının harcadığı emek miktarını zaman cinsinden veya ürettiği parça
sayısından çıkaramıyorsak, telife konu olacak hakları nasıl belirleyeceğiz?
Aslında
sanatçının üretken olmayan emek ile yaratıyor olması, onun, aynı zamanda
üretken emekle üretme hakkından vazgeçmesidir.
Ressamlık yerine bir reklam şirketinde grafikerlik yapabilir. Müzisyenlik
yerine bir fabrikada işçilik yapabilir. Ama bunları yapmıyor. Bunun yerine tüm
zamanını ya kendini geliştirmeye ya da eserleri üzerinde çalışmaya harcıyor.
Öyle ki mesai mefhumu yok. Belki normal şartlarda çalışan bir işçiden yarım iş
günü fazla çalışıyor.
![]() |
Günümüzde yaşasaydı uçağı olurdu. |
Buradaki bir
başka sorun da verimliliktir. Kapitalist anlamda verimlilik az zamanda (maliyetleri
arttırmadan) çok ürün çıkarmaktır. Oysa sanatçının stok gibi, pazara mal
yetiştirmek gibi bir derdi de yoktur.
Bach gibi tanrısal kudrete sahip bestecileri saymazsak, sanatçının
elinin altında geçimi sağlamak için satabileceği bir eseri her zaman
bulunmayabilir.
Estetik
bilimi bize sanatsal beğeninin göreceli olmadığını, estetik kategorilerin
nesnel olduğunu öğretir. Ama sanat öyle özel bir alandır ki, bir sanat eserinin
estetik değerinin diğerinden daha iyi olup olmadığını söyleyebilmemiz için
sanatçıların ölümünün üzerinden epey zaman geçmesi gerekebilir. Sanatçıları hayattayken, iki yılda bitirilmiş bir senfoni, üzerinde
daha çok zaman harcandığı için daha değerli olabilir denemez. Bir fotoğraf sanatçısı aylardır üzerinde
düşündüğü kurguyu iki günde hazırladığı bir ortamda toplam birkaç saatlik bir
çekimle hayata geçirebilir.
Sanat
serinin yarı-mamulleri tamamlayıcı yönü de işi zora sokmaktadır. Çünkü sanat
eserinin çoğaltılması demek onun tekrar tekrar var olması ve paha biçilemeyen
değerini yarı-mamule aktarması demektir.
Sanatçılar arasındaki sınıfsal farkları bir kenara bıraktığımızda, sanatçıların tüm
hayatları boyunca asgarî geçim + sürekli zorunlu gelişim masraflarının
karşılanması yeterlidir. Dört kişilik bir aileye bakmak için gerekli para ve
kitap, konser, sergi, cd, seyahat vb. için ekstra para. Bu yazı yazıldığı sırada (Haziran 2016) dört
kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 4398 tl. Kapitalist toplumda sadece
zenginlerin gönüllerince yapabileceği
-ama yapmadıkları-, yoksullar için lüks olan kültürel faaliyetler
sanatçılar için zorunludur. Biz bu faaliyetlerle birlikte geçim için gerekli
parayı aylık 10 bin lirada sabitleyelim.
Beş
ay boyunca bir tablo yapmak için atölyesine kapanan ressamın bu sürede
biriktirdiği, geçimi için satmaya hazır olduğu emek 50 bin lirada ifadesini
bulur. İki yıl boyunca albüm için çalışan müzisyen içinse bu para 240 bin tl’dir.
Devam edecek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder