Bu yazı hem
kendi müziğime teorik bir çerçeve çizip özeleştiriye yönelik araçlar ortaya
çıkarma hem de estetikle ilgili çalışmalarımda üzerinde çalışılacak soruları
tartışmaya açma amacı taşıyor. Özgün Müziğin bir müzik türü olarak estetik
kurallarının olup olmadığının tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Özgün daha
çok orijinal, benzerlerinden üstün olan gibi anlamlar taşıyan bir sıfat (TDK).
Nasıl olur da bir müziğe bu isim verilir? Bu müzik türü gerçekten orijinal
midir?
Açıkçası ne
kadar araştırsam da bu müzik türüne ilkin kimin özgün dediğini bulamadım. Zaten
belli bir dönemde Çağdaş Halk Müziği de kullanıldı. Hatta Grup Yorum bunu
kullanmaktan da vazgeçti. Bence estetik bir çerçeve çizilebilirse Özgün Müzik
kavramı kullanılabilir.
Öncelikle
özgün müziğin akla ne getirdiğine bakalım:
-
Devrimci marşları da içeren protest şarkılar
-
Sol arabesk
-
Batılı sazlarla sentezlenmiş Anadolu müziği
Özgün müziğin
sol kültüre ait bir çıktı olduğu ortada. Sağ kültürde ise sadece taklitle ve
çoğu kez direkt araklamalarla kullanılmış. Ahmet Kaya’nın hatta Grup Yorum’un
bile bir şekilde sağ dünya görüşüne sahip insanları yakaladığı da bir gerçek.
Bu durum bizim analizimizi de birbirine bağlanan küçük sokaklardan oluşan bir
mahalleden geçmeye zorluyor.
Devrimci
müziğimiz Nueva Cancion’dan mı etkilenmiştir? Orhan Kahyaoğlu Grup Yorum
kitabında bu konuyu detaylı bir şekilde tartışmış, akımın Şili’de ortaya çıkışını,
Grup Yorum öncesi Türkiyeli sanatçıların durumu ile birlikte ele almış ve
titizlikle bir albüm taraması yapmıştır.
Ben büyük
oranda Orhan Kahyaoğlu’na katılmakla birlikte Nueva Cancion akımının belirleyici
olmadığını, oldukça etkilemişse de etkisinin çok kısa sürdüğünü düşünüyorum.
Nueva Cancion akımı yerel ile batı sanat müziği olanaklarının bir bileşimidir.
Fakat bu akımda yerel unsurlar gerek müzikal formlar, gerekse enstrümanlar
anlamında ağır basmaktadır. Güney Amerika’ya ait bütün şarkı formları Nueva
Cancion’un temel müzikal malzemesini oluşturur. Bunun en büyük nedeni yüzyıllarca
bastırılmış yerli kültürün devrimci hareketlerle birlikte kendine hayata
dönecek olanak bulmasıdır. Güney Amerika müzik tarihi çok da bizimkine uymuyor.
Öncelikle bir
şeyi iyi anımsamamız gerek. Batı Sanat Müziği tarihi de yerel olanın
geliştirilmesi ile oluşmuştur. Besteciler uzun yıllar dans formalarına sadık
kalarak kilise eserleri ve süitler yazmışlardır. Süitlerdeki danslar sadece
saraylarda yapılanlar değil, halk danslarıdır da. Ancak belli bir gelişim
sürecinden sonra bestecilerin bu müzikal malzemeyi sadece araç olarak kullandıkları
ve romantizme kadar halk kültüründen uzak kaldıkları da ayrı bir gerçek. Daha
doğru bir ifadeyle, romantizme kadar bestecilerin yararcı ve seçmeci
olduklarını, tarihsel olarak burada ulusal kültürü bulup onu yüceltmek gibi bir
çabanın olmadığı söylenebilir. Ulusal bilincin oluşmaya başladığı dönemde
ortaya çıkan romantizm, bu kez gelişmiş olan Batı Sanat Müziği formlarını halk
ezgilerini çeşitlerken kullanmıştır. Besteciler kendi ulusal kültürlerini temel
çalışma alanı olarak görmüşlerdir.
Bizde ise geleneksel
Anadolu Müziği ve Sanat Müziği hem kendi eserleriyle, hem de Batı Sanat Müziği
formundaki yeni çalışmalarla bir biçimde kültürel hayatın içindeydi. Kuşkusuz
Türk olmayanların inkârı başka her alanda olduğu gibi müzikte de öz konusuydu.
Bizim tartışmamız bağlamında bunun pek önemli olduğunu düşünmüyorum. İki
sebeple: 1. Kardeş Türküler’in bize gösterdiği gibi etnik müziğimizde
ortaklıklar oldukça baskındır. Hem form ortaklıkları, hem de eserlerin
anonimleşirken ilgili bölgede her halka yayılması söz konusudur. 2. İnkâr
aşamasının, doğal ortaklaşmadan farklı olarak “çalma” biçimi de söz konusudur.
Burada Kürtçe, Lazca vb dildeki bir halk şarkısını sözde derleyicinin Türkçe
manilerden yakıştırdığı veya kendi yazdığı sözlerle Türkçeleştirmesi de söz konusu
olmuştur. Ortada dilsel bir inkârın olması bardağın boş tarafıyken en azından
müzikal bir inkârın olmaması da dolu tarafıdır. Elbette gönlüm Cumhuriyetin ilk
yıllarından itibaren tüm dillerde halk şarkılarının eşit bir şekilde
derlenmesinden yana olurdu.
Demek ki halk
müziğinin onu üreten sanatçıların içinde olduğu duruma bağlı olarak yeni
formlarla buluşması yeni bir şey değil. Ortaya çıkan tarz ise kendi
orjinalliğine sahip olduğu ölçüde kitlelere mal olabiliyor.
Bu durumda
bizim özgün müziğin hangi şartlarda ortaya çıktığını ortaya koymamız gerekiyor.
Bu çok basit bir şey değil. Eğer geriye doğru gitmezseniz. Bunu yapabilmek için
de bugün özgün müzik olarak bildiğimiz eserlerin müzikal ve sözel unsurlarını
belirginleştirmemiz gerekiyor.
1.
Özgün Müzikte belirgin bir form yoktur.
Ağırlıklı olan vardır.
Şunu
kastediyorum: Ahmet Kaya’nın türkü formunda da bestesi vardır, rock bestesi de
vardır. Grup Yorum’un da bariz pop bestesi vardır. Nurettin Rençber veya Cevdet
Bağca şarkıları Koray Avcı okuduğunda resmen arabeskleşebilmektedir. Öyleyse
besteciler etkisi altında oldukları bir form varsa bu –benim de araştırmamın
konusu olan- estetik bir müdahale ile özgünleştirmektedir. Özgün müzik
sınırlarına sokmaktadır. (Nueva Cancion’dan en önemli fark budur)
2.
Sözler her zaman devrimci değildir. Ancak her
zaman sol bir duyarlığı temsil eder. Gerek aşkta gerek özlemde ya fondaki
hikaye bir solcuya aittir ya da aşk veya dostlar arası ilişki o değerlerle
işlenir. Halk kültürünün ileriye taşınabilecek dayanışmacı, paylaşımcı,
mücadeleci yönleri öne çıkarılır, emekçilerin bugünkü sorunlarının çözümünün
kendi kültürlerinde olduğunu anımsatır.
3.
Kişisel yetenek ön planda değildir. Konserlerde
doğaçlamalar yapılmaz. Düzenlemelerde doğaçlama solo bölümleri yoktur. Solist
ön plana çıkmaz. (Özgün müzik yapan ünlü ve bence çok değerli sanatçıların bol
olması ancak Ahmet Kaya dışında bir “star” olmaması ilginçtir)
Şimdi bunlara
kabaca biçimsel olarak bakalım. Biçimde muhakkak yerel söz ve müzik
unsurlarının kullanıldığını görüyoruz. Sözlerde 4-5 dizelik kıtalar ve
nakaratlar tipik halk şiiri unsurlarıdır. Biçimdeyse bazen bağlamayla, bazen
ritimle, bazen bunlar olmasa da makamsal olarak işlenen yerel müzikal unsurlar
vardır.
Bu arada
Kürtçe ve Lazca şarkıların da farklı tarihselliklere sahip olmalarına rağmen bu
zincire bağlandıklarını hatta katkı sağladıklarını söyleyebiliriz. Koma Amed,
Agire Jiyan, Koma Denge Azadi vb nice gruplar politik müziğin mükemmel birer
örneklerini sundularsa bunun nedeni sadece özgün müziğin takipçisi olmaları değildi.
Onlar Kürt Halk Müziği’nin benim burada gösterdiğim şekilde yeni olanaklarla
yeniden yorumlanmasında oldukça yaratıcıydılar. Koma Amed’in yer yer caza varan
çalışmaları bunun en güzel örneğidir. Caz demişken, tesadüfen bir etkinlikte
kendisine gitar çaldığım Reşo’yu anmadan geçemeyeceğim. Kendisi 80 öncesinde
TKP etkinliklerinde müzik yapan, 90’ların ikinci yarısında Kürt Müziğine modern
bir form katmaya çalışan değerli bir müzisyendir. O’nu da özgün müziğe değil,
Kürt Müziğine ne denli farklı katkılar sunulmaya çalışıldığına örnek vermek
için andım.
Karadeniz Müziğinin ise Kazım Koyuncu
tarafından önü açılmıştır. Kendisinin ilk dönem rock çalışmaları, daha sonra
dizi müzikleriyle birlikte özgün formla buluşmuştu. Lazca, Hemşince, Megrilce,
Gürcüce şarkılar söylemiştir. Kazım Koyuncu’nun karizmatik bir sanatçı olarak
ön açması Karadeniz Müziğini sol duyarlıklı bir özgün formda geliştirmeyi
teşvik etse de ne yazık ki son yıllarda daha çok arabeske dönüşüm söz
konusudur. Bunun nedeni bence bu müziği yapan dostlarımızın Kürt dostlarımız
kadar politize olmamalarıdır. (Belki Kazım Koyuncu’nun bir performans sanatçısı
olması, arkasından gelenlerin giderek albüm sanatçılarına dönüşmeleri de
etkendir.)
Kürt ve
Karadeniz müziği de bence formal olarak uydukları ölçüde özgün müziğe dâhildirler.
Özgün müziği bir dil müziği olarak görmek doğru değildir. O daha çok bir tür
kentli müziğidir. Aynı şekilde tüm saydığım dillerde arabeskleşmede de
farklılık görülmemektedir. Çünkü arabesk de bir kent müziğidir.
Tabii biz
tarihte bir ileri bir geri giderek keşif yapmaya çalıştığımız için özgün
müziğin doğuşundaki tek dil olan Türkçeyle ilişkisini ortaya koymakla
yetineceğiz. “Halk şiiri formu” dediğimde sadece Türkçeyi kastediyor olmamın
ilk nedeni bu. İkinci nedeniyse saydığımız hiçbir dili bilmemem. Yani 90
sonrası özgün müziğin formal unsurlarını Kürtçe ve Lazcaya da genişletmek
istesem bu dilleri bilmediğim için şiirler konusunda konuşmamam gerektiği de
açık diye düşüyorum.
Genel bir
çerçeve çizebildiğime inanıyorum. Şimdi buna bakarak zamanda ne kadar geriye
gidebileceğimizi tartışalım.
Türk Sanat
Müziği, güfteci besteci iş birliğine dayanan eserlerle doludur. Kentli
bestecilerde şiirleri bestelemek gelenek halini almıştır. En popüler örnek
olarak Münir Nurettin Selçuk’u verebiliriz. Ancak onlar sanat müziği yapmanın
bir gereği olarak, tıpkı batılı meslektaşları gibi mevcut kurallara uyarak
“kompozisyon” yazmışlardır. (Bunu küçümsemiyor, aksine büyük saygı duyuyorum.)
Mevcut
türkülerin yeni müzikal ifade olanaklarıyla tekrar işlenmeye, halk şiirine veya
kentli şairlere ait şiirlerin geleneksel müzikle sentezlenmiş bu çağdaş
formların kullanılarak bestelenmeye, bazen de bestecinin kendi şarkısının
sözünü ve müziğini bunlar gibi yazmaya başladığı dönem 60’ların ikinci
yarısıdır. Sözünü ettiğim o ilk hareketi yapan kişiler Barış Manço ve Cem
Karaca’dır.
O yıllara
kadar çağdaş müzik aranjman adı altında aynen kullanılıyor. Ya da jazz ve rock
grupları tarafından coverlanıyor. Aslında edebiyatta her şeye rağmen ciddi bir
halkçı damar vardı. Önceki yılların deneyimleriyle pişmiş, kulağı daha gelişime
açık olan yeni rockla dolan müzisyenler 60’ların toplumsal hareketinin
etkisiyle halk kültürüne yönelmiş olmalılar.
Burada Cem
Karaca ve Barış Manço’yu karşılaştırmalıyız. Aynı müzik yollarından birlikte
yürümüş, birlikte yeni bir çığır açmış bu iki müzisyenden birisi kesinlikle
solcu, diğeri kesinlikle sağcı mıydı?
Kişilerin
kendilerine ne dedikleri değil, ne yaptıkları önemlidir. Bazen bir sanatçı
istemese de objektif olarak dünya görüşünün dışında ürünler üretebilir. Burada
bu ifadeyi çok dikkatli kullanmak istiyorum. Sübjektif olarak faşist olan
birisinden, mesela bir Nazi’den sol bir eser beklemiyorum. Engels’in sık sık
başvurulan örneğindeki gibi bir yazar hiç de öyle olmadığı halde gerçekçi bir
roman yazabilir. Bizim tartışmamız daha da ileri gidiyor. Bu sanatçı sağcı mı
solcu mu? (Özgün Müziğin sol duyarlığa uygun bir form olduğu savımı da
unutmayın.)
Örneğin Barış
Manço da tıpkı Cem Karaca gibi kent soylu bir aileden gelen maddi olanak sahibi
yetenekli bir gençtir. Ancak ilgisini halk kültürüne yoğunlaştırmada Cem
Karaca’dan geri kalmamıştır. Aslında sanırım kendisini solda ifade etmese de
hem Kemalizm’den bakiye bir halkçılık ve milliyetçilik, hem de gelişen gençlik
ve emek hareketindeki halkçı vurgular kendisi üzerinde etkili olmuştu.
Müzik hayatı
boyunca yaptığı eserlerin içeriğine bakılacak olursa Barış Manço’nun muhafazakârlığı/milliyetçiliği
insanın insanı sömürmediği hayalî bir geçmişe olan özlemden başka bir şey
değildir. Halil İbrahim Sofrası bu anlamda bir manifesto gibidir. (Sözüyle
müziğiyle sol bir müzik grubu tarafından icra edilse yadırganmayacak bir eserdir.)
O’nun şarkılarındaki bu fon silikleşse de ortadan kaybolmaz. 90’larda çocuklar
için yazdığı Ayı şarkısında bile vardır. Sosyalist gerçekçi bir eleştiriye tabi
tutulacak olursa, sınıf farkının var olan üretim tarzından olduğunu göstermek
yerine ahlaki değerleri ön plana çıkarması O’nun şarkılarındaki en büyük
eksikliktir. O şarkılarda halk kültürü vardır. Yurt sevgisi yerine millet
sevgisi şeklinde kendini gösterir. Ancak emperyalizm gerçeği yoktur vs vs. Bu
liste uzar. Tekraren söylemek gerekirse halk kültürüne ait olumlu değerleri
bulup onları en güzel şekilde müziklemesi O’nun eserlerinin –biz isteyelim
istemeyelim- halka mâl olmasını sağlamıştır. Bana kalırsa anti-faşist ve
anti-emperyalist olmadığı için sol değildir ancak gerici-faşist de değildir,
sanatı dışındaki duruşuyla bir orta yolcudur. Ancak sanatına bakılacak olursa
ortada durmaz. Objektif olarak ilericidir.
Cem
Karaca’nın solculuğu ise daha çok toplumsal olaylara duyarsız kalamayan
demokrat aydın tavrı gibidir. Sanatının odağında ülkede gelişen devrimci durum
yoktur. O daha çok bir gözlemcidir. Ancak tavır alma konusunda Barış Manço
kadar orta yolcu değildir. O tavrını sanatsal anlatıya gömerek sorumluluğu
dinleyicinin algısına yıkmamıştır. Bu iki yönü düşünüldüğünde O’nun hayatının
tamamında bir devrimci tavrı görmek istemek haksızlık olacaktır. Öte yandan O
solcudur da.
Bu bağlamda
Cem Karaca ve Barış Manço’nun ilerici müzisyenler olarak sentezlemeye nasıl
yaklaştıkları bizim için doğru bir çıkış noktası olacaktır.
Cem Karaca işe halk şiirine ait örnekleri rock formu üzerinde makamsal nüanslarla besteleyerek başlarken Barış Manço başlangıçta rock enstrümanlarıyla türkü söylüyor. İleride Anadolu Pop, Anadolu Rock olarak anılacak tarzların ilk örnekleri bu yıllarda ortaya çıkıyor. Her ikisini kesin bir şekilde ayırmak gerekseydi Cem Karaca için Anadolu Rock, Barış Manço için Anadolu Pop öncülü denebilir. Amacım her ikisini de bir kalıba sokmak değil. Her ikisi de farklı denemeler yapmışlardır. Bana göre Türkiyeli değil de bir batı ülkesinin veya sömürgesinin sanatçısı olsalardı dünya çapında sükse yapabilirlerdi.
Anadolu Rock
ve Pop akımının daha pek çok önemli temsilcisi var. Bizim için form bilgisine
ve müzik yapma şekline dair ilk örnekler olmaları bakımından Cem Karaca ve
Barış Manço yeterlidir. Yoksa tabii ki diğer isimlerin de katkıları
küçümsenemez.
Özgün Müziğin
doğuşunu etkileyen diğer bir faktör ise 68 hareketi değil 71 Devrimci
Kopuşu’dur. 3 yıl boyunca ne yaşanacaksa yaşanmış, ne konuşulacaksa konuşulmuş
ve sonraki 50 yıl boyunca geniş kitleleri etkileyecek politizasyon
tamamlanmıştır. Ancak bu kopuşun sahipleri, katliamlarla yok edilmiştir. Yüksek
ve güçlü bir teori ile birleşmiş fedakâr bir pratik halk üzerinde önemli bir
etki bırakmıştır. Bundan sol görüşlü sanatçıların etkilenmemesi mümkün değildi.
İşte bu
dönemin en önemli sanatçısı Zülfü Livaneli ve Ali Asker’dir. Ali Asker’in türkü
formundaki besteleri ağırlıklıdır. Ancak devrimci gençliğin söylediği
marşlardan yola çıkarak yaptığı parçalar daha sonraki yıllardaki özgün marş
formunun ilk örnekleri olacaktı. Ali Asker için bir öncü olmasının yanı sıra
daha sonradan özgünleşti diyebiliriz. 80 Darbesi ile gelen yenilgi yıllarında
yer yer arabeske düştüğü de oldu.
Zülfü
Livaneli ise bambaşka bir dünyadır. Halk müziğine ait formların güncel olanı
anlatmakta yeni müzikal olanaklarla kullanılması anlamında Anadolu Rock ve
Anadolu Pop dışındaki ilk örnektir. O bunu yaparken doğrudan Anadolu müziğinin
kendisinden hareket etmiştir. Aynı zamanda Cem Karaca ve Barış Manço’dan farklı
olarak daha net bir politik vurgusu vardır.
Yetmişli
yıllar boyunca adını anmazsak haksızlık edeceğimiz o kadar çok ozan ve koro
vardır. Ruhi Su Dostlar Korosu, Aydınlık Korosu çok önemli müzikal çalışmaların
yapıldığı kurumlardır. Hem türkülerin çok seslendirilmesi, hem de yeni şarkı ve
marşların koro mantığı ile bestelenmesi çok önemlidir. Burada yine şöyle bir
bilgi vermek gerek: Batı Sanat Müziği’nde çok seslendirme ile koro arasında
dolaysız bir ilişki vardır. Bugün çalgı müziği için yazılmış eserlerin
partileri bile birer koro partisi gibi adlandırılır ve insan sesi sınırları
içerisinde yazılır: Soprano, alto, tenor, bas.
Nueva Cancion
akımı işe yetmişlerin sonunda dâhil oluyor. Bu akımın en önemli temsilcisi adını
da akımdan alan Yeni Türkü’dür. (Daha sonra Çağdaş Türkü bu akımı başarılı bir
şekilde uygulayacaktır)
Azerilerin
makamsal müziklerinin çağdaş çoksesli orkestralarla düzenleyip yorumlaması da
atlanmamalı. Bu müzik önemli bir ekoldür. Cemal Reşit Rey, Adnan Saygun gibi
bestecilerle birlikte Azeri kompozitörler de muhakkak incelenmelidir. Nitekim
Ezginin Günlüğü’nün Azerbaycan şarkıları üzerine yaptıkları çalışmanın Reşid
Behbudov’a yaslanıyor olması dönemin müzisyenlerinin bu anlamda algılarının
açık olduğunu göstermektedir.
(Buraya kadar
Ruhi Su’yu anmamamın nedeni müzikal form arayışımızdır. Su, devrimci
sanatçıların en büyük ustalarından biridir. Müziğimize bir besteci ve icracı
olarak katkı sunduğu gibi teorik bir çerçeve çizmeye de çalışmıştır. Ancak son
tahlilde O’nun müziği formal olarak Geleneksel Anadolu Müziği’nin bir devamı
olarak alınmalıdır. Bu anlam da özgün müziğe etkisi Geleneksel Müziğin
kullanımına yönelik ortaya koyduğu yaklaşımlar bağlamındadır.)
Özgün müziğin
ilginç bir yanı daha vardır. Özgün müzik bir besteci müziğidir. Besteci ve
icracı aynı kişidir. Bugünden geriye baktığımızda pek az özgün müzik icracısı
başkalarının şarkılarını söylediğini görürüz. Belki özgün müzik sanatçısı her şeyden
önce çağdaş bir ozandır. Onun için icradan önce üretim gelir. İkisi de Yorum’dan
ayrılma olan Efkan Şeşen Hilmi Yarayıcı karşılaştırması ilginçtir. Yorum’da
kitleleri coşturan o muazzam sesine rağmen Hilmi Yarayıcı’nın bireysel
projeleri pek ilgi görmemiştir. Efkan Şeşen, Ahmet Kaya gibi bir yıldız olamasa
da albümleri kitlelere geçebilen bir isim haline gelebilmiştir.
Burada biraz
soluklanalım. Benim araştırma alanım olmayan bir konuya gelelim: Devrimci
hareketin kültür faaliyetleri. Bunların 80 öncesinde ne durumda olduğunu
bilmiyorum. Ancak 80 Darbesinden sonra ayrı bir mevzi olarak görüldüğü
besbelli. Propaganda olanaklarının kısıtlandığı bir dönemde müziğin meşru ve
önlenemez yaygınlaşma gücü kullanılıyor. Kültür sanat faaliyetleri salt yararcı
yaklaşılan çalışmalar değildir. Doğru. Onların kitlelerin dikkatini gündeme
çekme gücü vardır. Kitlelere devrimi anlatma olanağı vardır. Ancak mücadelenin
tarihini yazma gibi bir görevi de vardır. Ve son olarak bütün kültür- sanat
faaliyetlerinin temel hedefi kapitalizmin yabancılaşmış, bencil bireylerine sosyalizmin
hayatını topluma adayarak gerçek kimliğini bulacak olan yeni insanını
anlatmaktır. Hatta onu bugünden yaratmaktır.
Grup Yorum
bunların hepsini birden yapmaya koyulan ilk ekip olmuştur. Olayın politik yönü
bu yazıyı pek ilgilendirmiyor. Estetik açıdan bakacak olursak Yorum’un müziğini
şekillendiren de bu saydığım amaçların tamamıdır:
-
Halk ezgilerine dayanmaları
-
Var olan devrimci kültür mirasını sahiplenmeleri
-
Bunları daha evrensel bir müzik diline
dönüştürme çalışmaları
Her besteci,
yeteneğini gösterebileceği yetkin ve kompleks eserler yazmak ister. Yorum’un
biçimlendirdiği müzikal anlayışta iki handikap vardır. Birincisi eserler
kolektif bir emeğin sonucunda ortaya çıkar. İkincisi şarkının mümkün mertebede
müzisyen olmayanlar tarafından kolay çalınıp söylenmesi gerekir. Kolektif
çalışmanın arttırdığı yetkinlik arzu edilen estetik dokuyu şekillendirebilmede
ortaya çıkar. Bireysel çalışmaya programlı sanatçının eleştirel bir yaratım
sürecine kendini adayabilmesi ancak ve ancak hayatını da kolektif bir yaşamla
doldurmasıyla mümkündür. Böylece bireysel olan duygu durumunun yerini toplumsal
bilinç alır. (Böylesi bir yazıda burayı genişletmem kolay değil. Bireyin
duygusu ortadan kalkmaz. Ancak duygulanımı tetikleyen algılama biçimi
değişmiştir.) Aynı zamanda sanatçının estetik algısı ve tepkileri de hızla
değişir ve gelişir. Dün dışsal olan belirli bir estetik yaklaşım bugün kolektif
üretimin içinde olmayan herhangi bir sanatçıya göre daha hızlı bir şekilde
içselleştirilir.
Şimdi bir
eserin standart üretimini inceleyelim:
1.
Aşama:
-
Söz bulunur/yazılır
-
Söze uygun beste yapılır
-
Ya da bazen söz ve müzik aynı anda gelir
-
Bunlardan farklı olarak o kadar sık olmasa da
müzik önden gelebilir bu durumda uygun söz arayışı olur
Bir sözün
doğru bir formda müziklenmesi gerekir. Ağıt niteliğindeki sözlere muhakkak ki
daha ağır tempolu bir müzik, mümkünse ölünün arkasından tutulan yasın acısına
uygun bir makamla yazılacaktır. Burada sözün de ağıtı hangi içerik ve biçimle
işlediği de önemlidir. Yorum örneğinde kolektif üretim, kendi kolektif
duygudurumuna ve değerlerine uygun olarak çalıp söyleyerek, insanlara
dinleterek eleştirilere dinleyip üzerinde yeniden çalışarak ulaşmıştır. Ağıt
örneğimize devam edecek olursak ağıtı meydan okuyan bir halaya bağlamanın
böylesi bir estetik arayışın sonunda ortaya çıkıp sık sık kullanılan bir yöntem
halini alması güzel bir örnektir.
2.
Aşama:
-
Düzenleme
-
Çalma
-
Kayıt
Bu bölümde
sanatçının veya grubun elindeki olanaklar belirleyicidir. Şarkıların
düzenlemeleri form yapısı ile bağlantılıdır. Otantik türkü formuna yapılacak hard
rock düzenlemesi hem anlamı bozma hem de dinleyiciyi irrite etme olasılığı
taşır. Söz içeriğini ve biçimini oluşturan sert ifadeler türkü formu bozulmadan
duyurulmak isteniyorsa düzenlemede besteye yapılacak ufak tefek müdahalelerle
oluşturulacak bölümlerine buna uygun enstrümanlar eklenebilir. Overdrive
gitarların kullanılacağı bölgelere geçişler düşünülecektir. Overdrive ile parça
rocklaştırılmadan ama sertleştirilerek duyurulmak istenen ifade güçlendirilir. Grup
Yorum bunu uzun süre yaylılar ile yapmıştır. Bestelenecek şiirin yapısının
değişkenlik göstermesi işaret ettiğim bu çalışmayı daha kompleks hale
getirecektir. Dolayısıyla ortaya çok katmanlı bir müzik çıkar. Özgün müziği
herkesin dinlemesindeki önemli etkenlerden biri budur.
Çalma iki
türlü ele alınmalı. İkincisini kaydı anlatırken ele alacağım. İlki canlı
çalmadır. Şarkımı yaptım ve düzenledim. Onu her yerde çalabilecek miyim? Dinleyicilerim
istediklerinde çalabilecekler mi? Yorumcular arasında hiç bulunmadığım için bu
aşamayı tartışıp beste ve düzenleme bölümüne geri dönüp dönmediklerini
bilmiyorum. Kolay öğrenilir bir parçanın kolay icra edilir olması doğal bir
sonuçtur. Pop şarkıların neredeyse tamamına yakını böyledir. Hele 2 aralıklı
nakaratların ritmik sekvenslerle söylendiği günümüzde. Yorum’un ve diğer
politik grupların karşısında bir ödev daha vardır. Onlar sadece sahnede
çalmazlar. İşçi ve öğrenci eylemlerinde, mahalle meydanlarında da çalarlar.
Kuşkusuz oralarda seçilen şarkılar o ortama göredir. Solistin sesini
duyurabileceği, bağlamanın veya flütün melodiyi çalacağı, gitar ve davulun
ritmi vereceği küçük bir gruptur bu. Buradaki icra albüm düzenlemesini içermez.
Konserlerde ise düzenlemedeki orkestrayı oluşturma olanağı varsa albüm
düzenlemelerini içerir. Buralar bir senfoni orkestrası titizliğinde çalışılmış
mükemmel icra şartı gerektiren ortamlardır. Ne şan ne de enstrüman solistleri
ön plana çıkarlar. Düzenlemede yer almayan doğaçlama atraksiyonlar yoktur.
Kayıtlar
düzenlemeyi çalacak yetkin müzisyenlerin yetkin teknik donanımlara sahip bir
stüdyoda çalması demektir. İş çalmakla bitmez. Hangi sesin nasıl duyurulacağına
yönelik olan miks önemli bir aşamadır. Daha sonra mastering gelir ki o da bizim
müziği her medya ortamında en temiz ve doğru şekilde duymamızı sağlayan nihai
aşamadır. Sanatçı veya grubun tüm bunları bir araya getirebilmesi ciddi bir
bütçe veya dayanışma gerektirir. Eğer bunları bir araya getirecek durumunuz
yoksa besteleme ve düzenleme aşaması buna göre şekillenir.
Doksanların önemli
özgün müzik sanatçıları ve grupları bunların bir bölümünü veya tamamını kendi
içinde veya dışarıdan yardımla çözmüşlerdir. Ahmet Kaya’nın müzikal yapısı
içeriği yorumlamasından bağımsız olarak benzer yaklaşımlar taşır. Onur Akın
uzun bir süre bu formatta devam etmiştir.
Belki bugün
bu isimlerin neden az dinlendiği formal yaklaşımdan yola çıkılarak yapılabilir.
Belki toplumsal durum da bunda etkendir. Dinleme alışkanlıkları değişmektedir.
Özgün müzik sanatçıları buna yetişebilmekte midir? Toplumsal hareket oldukça
gerilemiştir. İnsanlar nostaljik veya bireysel müzik türlerine
yönelmektedirler.
Yorum
dışındaki özgün müzik sanatçılarının geniş kitlelere çalabileceği ortamlar
olmamıştır. Bunlar genellikle ortak etkinliklerle mümkündür. Böylece bu
sanatçılara küçük salon dinletileri ve barlar kalır. Öyleyse onlar şarkı
yaparken ve düzenlerken daha basit yaklaşmak zorunda kalırlar. Etkileyici olmak
için sözlerde ve müzikte daha pop tercihlere yönelirler. Bu bir anlamda Anadolu
Pop’a geri dönüştür.
Bugün
dijitalleşmenin müzik sektörüne hâkim olmasıyla insanların değişen müzik
dinleme alışkanlıkları sayesinde sanatçılar daha kompleks düzenlemelere
yönelebilirler. Burada da dinlenme sayısının sanatçının geçimi için önemli
olması onu daha tutuk yapacaktır.
Şimdi özgün
müzikte en çok kullanılan makamlara bir bakalım.
-
Kürdî makamı (Şu Metrisin Önü, Şafak Türküsü,
Yağmur Yüreklim vb.)
-
Hicaz makamı (Kum Gibi, Voltada Söylenen Türkü vb.)
-
Nihavent ve Buselik (Batı Müziğindeki minör
tonalitenin türleri olarak) (Karlı Kayın Ormanı, Yürek Çağrısı vb.)
Diğer
makamlar da kullanılmıştır. Bazen geleneksel müziğin olanakları içerisinde yanı
parçada iki ayrı makamın kullanıldığı da olur. Batı Müziği modları pek
kullanılmaz. Kulağımız uygun gelen minör tonalite yoğun olarak kullanılır.
Majör tonaliteye pek rastlanmaz. Batı Müziğinde sık kullanılan modülasyon, yani
şarkı içinde bir tondan başka bir tona geçiş nadiren görülür. Halk
ezgilerimizde de rastlanan bir durum değildir. Dolayısıyla kulaklarımız aşina
değildir buna.
Yeni Türkü ve
Çağdaş Türkü çok kullanmışsa da aksak ritimlerden de kaçınılmıştır. 4/4 ve 2/4
en sık karşımıza çıkan ritimlerdir. ¾ ve 6/8 bunlardan sonra gelir. ¾ vals gibi
değildir.
Akdeniz müziği
ile bağlantı oldukça yoğundur. İspanyol, İtalya ve en çok da Yunan etkisi
özellikle hissedilir. Komünistlerin Rus müziğinden etkilenmelerini bekleyecek
pek çok sağcının bu düşüncesinin aksine Özgün Müziğimiz kökünü Anadolu’dan alan
ama dalları Akdeniz’e ve Arap dünyasına uzanan bir çınar gibidir.
En başa
dönecek olursak Özgün Müziği orijinal kılan bu özelliğidir. Eğer yukarıda
saydığımız formal çalışmalar eksik yapılırsa şarkılar ya pop ya arabesk oluyor.
Örneğin bir
sevda şarkısı yaylıların eşlik yerine melodiyi üstlendiği ve şarkıcının ağlak
yorumuyla düzenlenirse arabeskleşecektir. İbrahim Karaca’nın alegorilerle
yazdığı bir sevda(lı) şarkısı niteliğinde olan Uğurlama’yı İbrahim Tatlıses’in
yorumladığını hayal edin. Bu biçim içerik uyumsuzluğu anlamına gelecektir.
Şarkının içeriği değişerek arabeskleşecektir.
Zülfü
Livaneli’nin Güneş Topla Benim İçin şarkısının disko düzenlemesini düşünelim.
Ülkü Tamer’in lirizminden eser kalır mı?
Ahmet Kaya’nın
Kum Gibi’si neredeyse arabesktir. Ancak düzenlemesi ve arkadaki sol duyarlılık
bunu engellemektedir. Belki sol arabeskin ilk örneklerinden kabul edilmelidir.
Sol arabeski daha çok içerikte tespit etmeliyiz. Özgün Müziğin olanaklarından
faydalanan ama çaresizliği, sızlanmayı öne çıkaran bir türdür bu. Gerek bireysel
gerek toplumsal olaylar bir melodram halinde işlenir. Şimdiye kadar hiç anmadığımız Ferhat Tunç bu tarz bir müziği yapmaktadır. Onur Akın’ın son
çalışmaları, Nurettin Rençber ve Cevdet Bağca bu akıma kaymaktadır.
Özgün Müzik
nasıl ki yaşayan kültürün bir sentezi olarak ortaya çıktı, bundan sonra da
kendi temelleri üzerinde kendisini yenileyerek gelişmeye devam edecektir. Çünkü o
artık eskisinden daha fazla kentlidir. İşçiler, emekçiler tarafından daha fazla
benimsenmiştir. Mevcut düzenin kendi sanatçılarını yaratamıyor olması veri
alınmalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder