18 Ekim 2018 Perşembe

Ara Güler'e Neden Kızıyoruz?


Ünlü birisi ölür ölmez hemen kaleme kağıda sarılanlardan ben de pek hazzetmiyorum. Bazen ölüm öyle bir toplumsal etki yaratıyor ki üstüne birkaç şey yazıp çizme ihtiyacı hâsıl oluyor. Nitekim bu blog’ta (şurada) gibi bir yazı da yazıldı. Aslında bu kez bu yazıdaki kişilerin tamamlayıcı bir karşı-karakterini ele alıyoruz.

Konumuz belli açılardan zor. Çünkü tartışılan kişi sanatında hem çığır açıcı hem de oldukça usta birisi. O’na olan sevginin kaynağı bu olmasa gerek ki daha hayattayken bile söyledikleri ve yaptıklarıyla sansasyon yaratabilmişti.

Büyük sanatçılar iki türlüdür: Çığır açanlar ve yaratılarında en üst seviyeyi yakalayanlar. Örneğin Nazım Hikmet Türk şiirine getirdiği yeni bir estetik anlayışla bir çığır açmış ama bununla da kalmayıp genel olarak şiir sanatının en müstesna eserlerini yazmıştır. Ara Güler de bu kategoridedir.

Peki, ne oldu da biz O’nu sanatının da ötesinde sahiplendik? Ermeni olduğu için mi? Tonton bir dede olduğu için mi? Sanırım bu kendisine yapılacak büyük bir haksızlık olur. Biz O’nu fotoğraflarıyla sevdik. Anadolu’dan ve İstanbul’dan siyah beyaz naif fotoğraflarıyla…

Fotoğrafların estetik gücü o kadar büyük ki çoğu kez fotoğraf gerçekliğin önüne geçmiştir. Fotoğrafa bakan kimse fakirliği değil bu estetik gücün etkisiyle masalsılaşmış görüntüyü duyumsar. İşlerin gün geçtikçe kötüye gittiği bir dönemde eski Türkiye’ye ait mitolojik bir tasavvura dönüşmüştür Ara Güler fotoğrafı.

Şehirli modern/aydın insan Eski Türkiye’ye, bu mitolojiye öyle sarılmıştır ki, Ara Güler’e neredeyse Homeros muamelesi yapacaktır.
Oysa Ara Güler müthiş bir fotoğrafçı ama bir yandan da tercihini halkları anlatmaktan yana kullanmamış bir foto muhabirdir. O hiç sevmediğim liberal ifadeyle “ana akım”dır. Daha doğru söylenişle de vizöründen bir burjuva gibi bakar.

Bunu nereden mi biliyoruz?

Kendi sitesinde de yer alan ünlülerin fotoğrafları incelendiğinde, tarihsel anlamda değerli tüm isimlerin belirli bir anlayışla seçildiği görülür. Bu anlayışı ifşa eden, fotoğraflanması tercih edilmeyen tarihsel kişilikler ve olaylardır. Tartışmamızın bundan sonraki kısmı bu anlayış biçimlendirecektir.


Ara Güler yaklaşık bir asır boyunca ülkemizde ve dünyada genel olarak insanları ve tarihsel kişileri çekmiş. Ancak nasıl bir foto muhabiridir ki, sözgelimi kendisine ait bir “68 kuşağı” fotoğrafı yoktur. Dönemin tarihsel kişilikleri, üstelik tıpkı kendisi gibi çığır açıcı oldukları için tarihsel oldukları o günden belli olan, Deniz’i, Mahir’i veya haydi henüz ismi olmadığı için pozisyonu gereği önem arz eden bir FKF başkanını fotoğraflamamıştır. 12 Eylül darbesine kadar hızla büyüyen toplumsal hareketlerin de fotoğrafları yoktur. (Ara Güler’in aksine Yaşar Kemal, Mahzunî, Zülfü Livaneli vs dönemin tarihsel kişiliklerini kendi alanlarında bir anlamda “fotoğraflamışlardır”.)
Ancak Kenan Evren’in şu fotoğrafı vardır:


Bu fotoğrafta ne görülmektedir? Tıpkı yukarıda andığımız mitolojik İstanbul fotoğrafları gibi estetik gücüyle gerçeğin önüne geçtiği bir anlatım vardır.  İşkence, idam, sansür yoktur bu fotoğrafta. Cumhurbaşkanı Kenan Evren arkasında arzı endam eden komutanlarıyla adeta bir Olimpos tanrısı gibi izleyicinin üstüne yürümektedir.

Ara Güler’in Gezi zamanında söylemiş oldukları ve fotoğraflamak için tercih ettiği tarihsel kişiliğe şaşırılmasının nedeni, mitolojik anlatının sahibinin o mitolojiyi yıkmasıdır. Mitolojinin özelliği onun kafalarda yer alması, bir düşünce ve anlamlandırma biçimi olmasıdır. Bir nesneyi, tarihsel bir dönemi mitolojik tasavvurun malzemesi yapmak onu aktaranın değil toplumun hatasıdır. Mitolojik tasavvur tıpkı Homeros’a yapıldığını gibi anlatıcıyı da yüceltir. Anlatıcının gerçekten musalardan ilham almadığını, senin benim gibi bir insan olduğunu anladığı anda mitolojisine değil anlatıcıya saldırır. Çünkü yüce olan mitolojidir.

Yüce olan Eski Türkiye’dir. Eski Türkiye’nin tasavvurudur. Ondan vazgeçmemek için Ara Güler haysiyetsizce ölmelidir.

Sanırım ne yapmaya çalıştığım anlaşılmıştır. Yine de altını çizeyim. Amacım Ara Güler’in tercihlerini meşrulaştırmak değil, O’nun hep öyle olduğunu vurgulamaktır. Dün hiç kızmayıp bugün popüler diye daha fazla kızmanın bir anlamı olmadığıdır.

Tabii bir de O’na kızılmasını eleştirenler var. Sanırım onların mitolojik Eski Türkiye tasavvurlarında bir sarsılma olmuş değil. Ara Güler’i Homeros’tan daha öteye taşıyorlar. Ne yaparsa yapsın kızılamaz birisi haline getiriyorlar. Belki mitolojik bir varlık olan kendisidir.

Aslında olan şuydu:

Ara Güler vizörden belli bir sınıfın gözüyle bakarak fotoğraf çekti. Biz kendi sınıfımızın bir gözü olması gerektiğinin bile farkında değildik/değiliz.


Not: 60'lar ve 70'lerde nerelerde olmayı tercih ettiğini kendi sitesinde bulunan biyografisinden yaptığım alıntıyla belirtmiş olayım:

"1962'de Almanya'da çok az fotoğrafçıya verilen "Master of Leica" ünvanını kazandı. İsviçre'de çıkan Camera dergisinde kendisine özel bir sayı ayırdı. 1964'de Mariana Noris'in ABD'de basılan "Young Turkey" adlı yapıtında fotoğrafları kullanıldı.1967'de Japonya'da çıkan "Photography of the World" antolojisinde Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotoğrafı yayınlandı. 1967'de Kanada'da açılan "İnsanların Dünyasına Bakışlar" sergisinde, 1968'de New York Modern Sanatlar Galerisi'nde düzenlenen "Renkli Fotoğrafğın On Ustası" adlı sergide; aynı yıl Almanya'da, Köln'de Fotokina Fuarı'nda yapıtları sergilendi.1970'de "Türkei" adında fotoğraf albümü Almanya'da yayımlandı. Sanat ve sanat tarihi konularındaki fotoğrafları ABD'de Time-Life, Horizon ve Nesweek kitap bölümlerince ve İsviçre'de Skira Yayınevi tarafından kullanıldı.1971'de Lord Kinross'un "Hagia-Sophia" (Ayasofya) kitabının fotoğraflarını çekti.

Yine Skira yayınevince Picasso'nun 90. yaş günü için yayımlanan "Picasso Metamorphose et unite" adlı kitap için Picasso'nun foto-röportajını yaptı. 1972'de Paris Ulusal Kitaplıkta sergisi açıldı.1975'de ABD'ne davet edildi ve birçok ünlü Amerikalının fotoğraflarını çektikten sonra "Yaratıcı Amerikalılar" adlı sergisini dünyanın birçok kentinde sergiledi. Yine aynı yıl Yavuz zırhlısının sökülmesini konu alan "Kahramanın Sonu" adlı bir belgesel film çekti.1979'da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin "Foto Muhabirliği" dalındaki birincilik ödülünü aldı."
 






16 Ağustos 2018 Perşembe

Tüm-Yabancılaşma: Yaşam Sevinci Kaynağı Olarak Gündelik Cehalet

Modern burjuva toplumu, merkez-çevre ayrımının emperyalizmin ekonomik, teknolojik ve kültürel hegemonyasıyla ortadan kalktığı ölçüde, küresel ölçekte bir değişim yaşıyor. Bireylerin bilinç düzeyinden bağımsız olarak bu topluma dahil olan kimseler, şayet sistemle bağlarını koparıp bu hegemonyadan kurtulamazlarsa, ortak bireysel ve toplumsal davranış kalıpları sergiliyor. Kastettiğim şey şudur: Her türlü kültürel özgünlükten sıyrılmış birey, tarihsel ve sınıfsal kökeninden gönüllü bir kopuşa itiliyor.

Kendi emek ürününü kendinden bağımsız, dışsal, aşkın bir nesne olarak görerek ona yabancılaşan insanın modern kapitalist dünyada özne olarak tek tipleşmesi, yani tüketim ve politik tercihler yapabildiği yanılsamasını taşıması gerekiyordu.

Öyleyse modern burjuva toplumunda birey epistemolojik ve etik bağlamında bir özneydi.

Şimdi. Kapitalist üretim biçimi değişmeden burjuva toplumunun yabancılaşmadan kurtulması olanaksızdır. Ancak bireyler, sistemle ilişkilerini kopardıklarında bilinç bağlamında kurtulabilirler. Metalardaki emeği görebilirler. O emeği ölçebilir, karşılığında yeterince ücret almadıklarını anlayabilirler. Bunun için iş günü dışında bir zamana ihtiyaçları vardır. Böylece bilinçlenmesini sağlayacak kuramsal ve eylemsel faaliyetlere girişebilir.

Fakat karşımıza bu kez daha büyük bir soru çıkıyor. Ben bu soruyu sorup konuyu belli bir yere getirip bırakmak istiyorum: Madem kapitalizmin geldiği noktada, genel olarak, iş günü süreleri kısa, emekçi sınıflar göreli olarak daha bilinçli, peki sınıf hareketi neden güçsüz?

Bilinçli olmayı,  hakikat türünden bilgiyi, yani nesnel gerçekliğin bilgisine sahip olmak ve toplumsal yasaları anlayıp dünyayı değiştirme çabası içine girmek olarak alıyorsak, iş günü dışındaki zamanın (hafta sonu tatilleri ile birlikte) 19. yy ‘dan kat kat fazla olduğu, bilgiye erişimin özgürce ve hızlı gerçekleştiği 21. yy’ da sınıf hareketinin bireyler üzerindeki etkisizliğinin nedenini soruşturmalıyız.

Meslekî zorunluluklarla edinilen uzmanlık türünden bilgiyi saymazsak, insanın hayatını devam ettirmek için ihtiyaç duyduğu günlük pratik bilginin niceliği, arka arkaya çıkacak iki sorunun tetikleyicisi olur. Öncelikle günlük pratik bilgi insan bilincinin maddi dünya ile olan dolaysız bağının ürünüdür. Bu bilginin niceliği bu bağı sıkılaştırır veya koparır. Maddi dünyayla olan ilişki ölçüsünde insan bilinci günlük pratik bilginin ötesine geçecek şekilde kendini yeniler.

Gündelik pratik bilginin aşılması için iş gününden geriye kalan bir zamana ihtiyaç vardır. Bu yüzden bu tarz bilginin kitlelere yayılması için iş günün kısalması, haftalık tatil günlerinin hak olarak tanınması gerekir. Hayatta kalmak için toplumsal iş bölümüne katılıp emeği satmak yeterli olmaya başladığında günlük pratik bilgi bireysel ihtiyaçlardan çok kolektif ihtiyaçlara doğru genişler. İş gününü uzatamayan kapitalistler arta kalan zamanı dolduracak araçlar geliştirir. Sınıf savaşı epistemolojik zeminde sürer. Bu sorunsala bilinçli olarak yaklaşan emekçi kitleler ideolojik bir öz savunma yürüttükleri gibi geleceğin toplumunun kültürel nüvelerini yaratırlar.

Günlük pratik bilginin varlığı gündelik de olsa bir düşünme eyleminin olmadığı anlamına gelmez. Aksine gündelik de olsa her bilgi kavramlaştırılmış duyumdan başka bir şey değildir. Bilgi için üzerinde düşünülmüş deneyimin ürünüdür de diyebiliriz. Günlük iaşenin üretilmesi, geleceğin tasarlanması, olası risklerin değerlendirilmesi tikel insanın bunlar üzerinde düşünmesini de gerektirir.

Geleceğe yönelik düşünme zorunlu bir geçmiş bilgisini de gerektirdiğinden maddi dünyadaki değişimin seyri ve kökeni konusunda günlük pratik bilginin ötesine geçilmesi gereği doğar. Bu bir tanımlama işidir. Ve tanım “her şeyden önce, verilen bir kavramı, daha kapsamlı bir kavrama götürmek demektir”(1). Böylece mitolojik, teolojik, felsefi, sanatsal, bilimsel farklı bilgi türleri üretilir. Bunlar daha sonra gereği kadar günlük pratik bilgiye eklenir.

Modern burjuva toplumunda günlük pratik, iş günü ile sınırlandırılır. Kuşkusuz bu nicel değil nitel bir fark yaratır.

Günlük pratiğin niteliğindeki değişim gündelik bilginin içeriğine yansır. Günlük pratiği belirleyen faaliyetlerin daralması gündelik bilgi ihtiyacını da azaltır. Gündelik bilgi ihtiyacının azalması, onu aşacak türden kavramlara gitme ihtiyacının da ortadan kalkması demek olacaktır. Öyle ki, dinsel ve bilimsel bilgiye yönelim aynı anda sönebilir.

Entelektüel faaliyet içim esas olan onun iş gününün dışında yürütülmesidir. Modern burjuva toplumunda entelektüel faaliyet uzmanlık gerektiren bir işe dönüştürülerek geniş kitlelerden tecrit edilir. Entelektüel faaliyet sonucu üretilen bilgiler,  toplumsal ihtiyaçlara göre değil, sermayenin ihtiyaçlarına göre sağlanır. Yine bu yolda, kitlelerin zararına kullanılır.

Böylece emekçi kitlelerin kendi gelecekleri için düşünmeye haddi olmaz. Fakat insan haddini bilmeyen hayvandır. Neden bu kadar çalışıp yoksul kalırken, çok az insanın çalışmadan zengin olduğunu sorar. Bu gündelik düşünceyi aşan bir sorudur. Kendisine dayatılan ahlaka ters davranışlar sergileyenlerin neden onore edildiği sorusu da böyledir. Bu sorular giderek kendi yabancılaşmasını tespit edeceği noktaya gelir.(2) Emekçi sınıflar günlük pratik bilgiyi aşan kendi kavramlarını yaratırlar. Burjuvayla tanrılarını, dillerini, felsefelerini, ideolojilerini ayırırlar. Bu ayırma işlemi kuşkusuz ontolojik bir meydan okumaya dayalı saflaşmanın epistemoloji zeminindeki şeklidir.

Şu halde aynı olguya ait iki farklı açıklama var gibi görünür.  Sınıflı toplumlardaki kültür alanı biri üretim biçiminden, diğeri üretim ilişkilerinden kaynaklı iki türlü etkiyle biçimlenir.

Yirminci yüzyıl kapitalizmi, özellikle gelişmiş (emperyalist) ülkelerde yarattığı nispi refahla kendi emekçi sınıflarına iş günü dışında çok geniş bir zaman kazandırdı. Bu zamanın dolması için batı kültür mirasının yeterli olduğu açıktır. Gerçekten de Avrupa’da 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra kültürel canlanma olmuş ve bu canlanma ile eş zamanlı olarak gençlik hareketleri görülmüştür. ABD’de de Afro-Amerikalılar’ın örgütlenmelerinin yükselmesi, kitlesel savaş karşıtı eylemleri gibi toplumsal olaylar baş göstermiştir.

Burjuvazinin kültürel silahşorları bu sorun için birkaç cephe açtı. İlki akademide, diğeri kültür-sanat alanında ve sonuncusu da kitle iletişiminde… Amaçlanan şuydu: Kitleler kitle iletişim araçları ile eylenecek ve eğlendirilecek, bunun ötesine geçmek isteyenler karşılarında “yasal” akademi ile “meşru” sanatçı ve düşünürlerin ürettikleri bilgiyi bulacaklardı.

Sınıflı toplumların düşünce tarihi egemen sınıfların ezilen sınıflara sadece şu ya da bu bilgiyi vermekle kalmayıp onu nasıl kullanacaklarını, daha doğrusu nasıl düşüneceklerini de dayattığını gözler önüne serer. Kapitalizmin kültür araçlarının bir görevi de budur.

Fakat kapitalizm son yirmi yılda bilişim teknolojisinin tedrici gelişime paralel olarak kendisine daha kapsamlı ve daha güçlü bir mecra yarattı: İnternet.  Tv şovlarından sinema filmlerine, pop kültürden tüketim kışkırtıcılığına kadar insanların boş zamanlarını çalan ve onları kendine bağlayan bütün araçlardan daha etkili bir silahtı bu.

Bu silahın en büyük özelliği, insanların az önce saydığımız diğer araçlarda olduğu gibi edilgen kalmaması, hatta kendini bir özne gibi görmesidir. Çünkü seyredeceği şeyi kendisi seçtiği gibi neyin yayınlanacağına da kendisi karar vermektedir.

Ancak insanlar yayınlayan olmaktan çıkıp yayınlanana dönüştüler.

Bilen değil, şu ya da bu ölçüde bilinen olma nesnenin epistemolojik niteliğidir. İnsanın kendisini diğer insanların röprodüksiyonu olarak ifşa etmesi, onu salt epistemolojik anlamda nesne olmaktan da öteye taşır. Artık o giyimi, kuşamı, gülümsemesi, gezip tozması, toplumsal olaylara yönelik tepkisiyle ontolojik anlamda da bir nesnedir.

Bilen ve eyleyen özneden bilinen ve ifşa edilen nesneye dönüşmenin pratik sonucu her türden bilgiye dolayısıyla maddi dünyaya ve onun bir uzantısı olan düşünsel ve manevi dünyaya yabancılaşmadır.  Böylesi bir yabancılaşma, kapitalizmin modern kurum ve uzuvlarından kopamadıkları ölçüde belirli bir bilinç düzeyinin üstünde de olsalar ideolojik nedenlerle kendilerini sistemin dışında görenleri de kapsar.

Kapitalizm sömürü veya savaşlar yoluyla büyük kitlesel acılar yaşatırken buna doğrudan maruz kalmayanların neşe içinde yaşamaları kapitalist toplumun en büyük ahlâkî yıkımıdır. Modern birey adeta bu gerçeklerden sistemin içine kaçar. Gerçekten kaçmak demek hakikatten yani bilgiden de kaçmak demektir. Öyleyse modern insan cahil olduğu için değil, hakikatten kaçabildiği için mutludur.

En eski etik tartışmalarından beri biliyoruz ki, özgürlük, sorumluluk ve ödev insanın özne olarak varolmasını gerektirir. İster Sokratesçi erdemi, ister Kantçı aklı baz alalım, etik açısından insan dendiğinde bilme, anlama, eyleme özelliklerine sahip insandan bahsetmek zorundayız. Oysa salt nesne olarak insan edilgendir, sorumsuzdur. Özgürlük yansılsaması içindedir.

Siyaset onun için tüm sorumluluğunu, ve elbette haklarıyla beraber, bir lidere vermektir. Tüketim, hayatta kalma sorumluluğunu ve yine  haklarıyla baraber, markalar dünyasına vermektir. Sosyalleşme, birey olma sorumluluğunu ve yine haklarıyla birlikte, iletişim ağına vermektir.

İlk olarak şunu yazsaydım yukarıdakilerin hepsi çıkarılabilirdi: Üretim onun için, insan olma sorumluğunu, tüm haklarıyla birlikte, burjuva toplumuna vermesidir.

Byung-Chul Han’ın modern burjuva toplumunu olumluluk, teşhircilik, apaçıklık porno, ivme, teklifsizlik, enformasyon, ifşa ve kontrol toplumu olarak gözlemlediği, ama görüngüleri yaratan öze, kapitalist üretim biçimine ve hakim üretim ilişkilerine giremediği için idealizmin sınırlarında gezen Şeffaflık Toplumu adlı kitabından şu uzun alıntı durumun harika bir özeti gibidir:

“Şeffaflık zorlaması mevcut sisteme istikrar kazandırmak açısından oldukça etkilidir. Şeffaflık kendi başına olumludur. Mevcut siyasi-ekonomik sistemi kökten sorgulayabilecek olumsuzluğu içermez. Sistemin dışındakilere kördür. Sadece mevcut olanı onaylar ve optimize eder. Bu nedenle de şeffaflık toplumu siyasal sonrası ile birlikte varolur. Sadece siyasetten arındırılmış olan tümüyle şeffaftır. Referansı olmayan siyaset yozlaşarak referandum halini alır.

Olumluluk toplumunun genele yargısı Like/beğendim’dir. Facebook’un Dislike/Beğenmedim seçeneği sunmamaktaki kararlılığı anlamlıdır. Olumluluk toplumu, iletişimi sekteye uğratacağı için olumsuzluğun her türünden kaçınır. İletişimin değerinin tek ölçütü de enformasyon değiş-tokuşunun hacmi ve hızıdır. Hacminin büyümesi iletişimin ekonomik değerini de artırır. Olumsuz yargılar iletişimi olumsuz yönde etkiler. İletişim “beğendim”in ardından “beğenmedim”e kıyasla daha çabuk kurulacaktır. Reddetmenin taşıdığı olumsuzluk her şeyden önce ekonomik olarak değerlendirilemez.

Şeffaflık ile hakikat özdeş değildir. Hakikat, diğer her şeyi yanlış ilan ederek kendini ortaya koyar ve kabul ettirir. Daha fazla enformasyon ya da enformasyon yığınından ortaya hakikat çıkmaz. Bunlarda yön, yani anlam eksiktir. Tam da hakiki olanın barındırdığı olumsuzluğun eksikliğinden ötürü olumlunun urlaşması, yığınlaşması söz konusudur. Aşırı-enformasyon, aşırı-iletişim hakikat eksikliğinin, dahası varlık eksiliğinin belirtisidir. Daha fazla enformasyon, daha fazla iletişim bütünün temel belirsizliğini ortadan kaldırmaz. Hatta daha da artırır.”(3)

Şimdi günlük pratik bilginin artık insanın kendisini nesneye çevirmek için kullandığı günübirlik, genelgeçer, toplumsal düzenin gerçekleriyle örtüşmeyen ve hakikati içermeyen bir içeriğe sahip olduğunu görebiliyoruz. Modern insanın bu türden bir bilgiye sarılması, diğer türlü ifade edersek kendisine gönüllü olarak yabancılaşması onun hakikati bilmese de en azından sezinleyebildiği söyleyebiliriz.  Kuşkusuz bu sezgi bile gerekli şartlar oluştuğunda onu hakikate yöneltebilecek duyumlardır. Hakikate yönelmek, nesne olmaktan özne olmaya geçmek sistemle olan bağın zayıflamasıyla mümkündür.

Hiç kimse beynin ödül merkezinin çalıştıran bunca uyarıcı varken, onlardan koparak bu sahte mutluluğa sırtını çevirmek istemeyecektir.

En azından tek başına…

1.                 Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sol yayınları, İstanbul 1993, s.156
2.                 Öğretmenimiz Marx’a “Marx” olma onurunu veren tarihsel durum budur.

3.                 Han, Şeffaflık Toplumu, Metis Yayınları, İstanbul 2017, s.23