Olağanüstü bir dönemden geçtiğimizi düşünmemiz için her şey
mevcut: Faşizmi aratmayan uygulamalara eşlik eden yakın savaş tehlikesi, virüs
salgını, tüm dünyada yayılan yabancı düşmanlığı vs. Aslında şöyle bir dönüp
tarihe baktığımızda, olağanüstü bir dönemden bahsedilecekse, bunun dünyaya demokrasinin
ve barışın güvencesiyle hâkim olan bir huzur ortamının olması gerektiğini
görebiliriz.
Şimdilik güvenlik gücü olduğunu iddia eden ve bizleri
yollarda çevirip duvara dizerek kurşuna dizen gruplar olmadığına göre fena bir
durumda da sayılmayız. Tarih hızla 2. Paylaşım Savaşı’na doğru akarken Nazi
Almanyası’ndaki muadillerimiz bizden kat ve kat daha kötü durumdaydılar.
Moskova ile varılan anlaşmayla ertelenen – ne zaman çatışma ne zaman savaş denebileceğini bilemediğim- askerî bir durumun aklıma getirdiği
kimi düşünceleri burada paylaşmadan edemezdim.
Sanatçılar en karamsar zamanlarda neden cesaretle baskıcı
iktidarlara karşı eser verirler veya yazarlar? 2. Paylaşım Savaşı’nı,
soykırımları engelleyemeyeceklerini bile bile neden yazmışlardı?
İkinci sorum fazla ön yargılı olabilir. Sanatçılar içten içe
toplumu harekete geçirebileceklerine inanmış olabilirler. Bu yüzden daha sonra
bu sorumu tashih etme gereği duydum: Bu çabalar engellemeleri gereken hiçbir
şeyi engelleyemedikleri için boşa mı gitmiş oldu? Başka bir ifadeyle bu eserler
dönemlerinin özelliklerini taşıyan donuk tarihsel nesneler olarak mı kaldılar?
Bir zanaatkârı sanatçıya çeviren ilk şey, yaratımında kendi
geçim derdinin dışında bir amaç taşımaya başlamasıdır. Bir sanatçıyı da aydına
çeviren ilk şey, yaratımının sadece şimdiye ait olmadığını görerek dünden gelip
yarına gittiğinin farkına varmasıdır.
Zanaatkâr Kavgam’ı matbaasında basmaktan imtina etmedi.
Sanatçı orkestrasında çalmaya veya film çekmeye devam etti. Aydın ise dünyanın
nereden gelip nereye gittiğine dair korkunç gerçeği gördü ve hakikatin
mücadelesini verdi.
Belki de savaşın belirli bir anında Almanya’daki emsallerine
benzer tavırlar sergileyen Fransız zanaatkâr, sanatçı ve aydın silahlı
direnişte birleşmiş olabilirler. Yabancı işgalinin motive ettiği bu tutumun ilk
adımını aydının atmış olabileceğini varsayabiliriz.
Aydın sanatçılar olmasaydı, mesela Brecht Almanya’ya ışık
tutmasaydı, ne olurdu? Savaş yine olurdu. Biz Brecht’i yine tanırdık.
Paylaşım Savaşı’nın dumanları dağıldığında orada bir yerde
bu sanatçıların eserleri bugüne seslenir halde bulundu.
Picasso’nun Guernica’yı soran subaya “bunu asıl siz yaptınız”
dediği söylenir. Guernica’nın kendisi de bize şunu söyler: "Bir daha asla böyle
bir şeye izin vermeyin!"
Türküler de öyle değil midir? Yemen türküsünü ele alalım. “Zenginimiz
bedel verir, askerimiz fakirdendir” dizeleri sadece donuk bir bilgi önermesi
gibi mi görülmeli? Örtük olarak “böyle olmamalı” önermesini taşımaz mı? Bu
önerme “bundan sonrası için” bir çağrı değil midir?
Heartfieldler, Brechtler, Picassolar, Chaplinler, Nerudalar, Hikmetler
sonraki kuşakların faşizm ve savaş karşısındaki tutumlarının oluşmasında büyük
etkiye sahiptirler.
Roland Barthes’ın “faşizmin konuşma yasağı değil, söyleme
mecburiyetidir” sözünü alıp, meramının tam aksi yönünde kullanmak gerekmez mi?
Madem ki sanatçı bugün yaratırken –istesin istemesin- yarına
sesleniyor, öyleyse bunun farkında olup hakikati bilinçli bir şekilde söyleme mecburiyetindedir.
Bugün savaş karşıtı bir şiir yazmak, şarkı söylemek, karikatür yapmak gelecekte
çınlayacak bir slogana soluk vermek demektir.
Bizim bugün şöyle bir sorunumuz var: Sosyal medya
hesaplarımızdan konuyla ilgili eskilerden bir özlü söz veya herkesin paylaştığı
bir hashtag yazıp yayınlamak. Sanki bunu yapınca her türlü sorumluluktan
kurtulmuş oluyoruz.
Topluma şöyle diyoruz: “Bakın ben onlardan değilim.
Sizlerdenim. Elimi ne suya ne sabuna götürüyorum ama siz de götürmüyorsunuz
zaten.”
Günümüz aydınının durumu bu. Peki, ben neden yukarıdaki
aydın tanımına aykırı olarak hâlâ kendimize aydın olmayı yakıştırıyorum? Çünkü hakikati
görmekte bir sıkıntımız yok. Onu anlatma çabasında bulunmamamız söz konusu. (Değiştirmeye
gelemiyoruz bir türlü!)
Sanatımız kısır değil, ölüdür.