17 Mayıs 2017 Çarşamba

Hepimizde Var Bu Salaklık

Popüler bir ifade ile  “internetin dünyamıza girmesi” mi söz konusu, yoksa hepimizin toplanıp internete “göçmesi” mi?

Bana kalırsa ikincisi.

“Göçmen” deyince aklımıza Suriyeliler gelse de 60’lı yıllardan beri Avrupa’ya gidenlerimiz de bu kategoridedir. Gerçi oralarda yaşayıp buralarda oy veriyorlar ya neyse.

Bu bir beyin göçü! Ancak ülkesinde kendini geliştirmeye fırsat bulamayıp gelişmiş ülkelere gitmek zorunda kalan parlak zekânın eylemi değil. Beynin kendini tamamen her türlü insanî faaliyetin dışına çekmesi, sanallığın aldatıcı somutluğunda kaybetmesi!..

Bu, elinde akıllı telefon vb. tutan herkesin dahil olduğu evrensel bir sorun.

Yıllar önce tanımadığımız insanlarla chat yaparak girdik bu dünyaya. Sonra eski arkadaşlarımızı bulma fırsatı yakaladık. Biraz zaman geçince küçük günlükler tutup paylaşmaya başladık “anlık” olarak. Fotoğraflı versiyonu çıkınca ondan da geri kalmadık.

Birbirimizi buralardan takip eder olduk. En yakınlarımızı, arkadaşlarımızı, biraz tanıdıklarımızı, hiç tanımadıklarımızı, yolda görsek selam vermeyeceklerimizi...Ve tabii bunların hepsi de bizi!

Big Brother’ı MOBESE’ler sanıyorduk. Ama hepimiz birbirimizin Big Brother’ı olduk.

Big Brother sizin toplum içindeki zorunlu hareketlerinizi denetler. Bunlar önceden belirlenmiştir.
İnternettekileri kendimiz belirledik. Ama önümüzde örnekler yok değildi. Emperyalizmin kültür ayağı iyi işler. Yıldızların paylaşımları, sinema ve dizilerdeki sahte gündelik uğraşlar, hatta alakasız ürünlerin reklamlarında bizi temsil ettiği iddia edilen tiplerin davranışları bizlere model olarak sunuldu.
Biz de onlar gibi foto paylaşmaya başladık.

Burası önemli. Fotoğraf paylaşmak değil mesele. Onlarla aynı şeyleri yapar gibi yaptığımız fotoğraflardan bahsediyorum.

Haydi, biraz deşelim.

Facebook’a bakınca neden herkes mutlu?

Kimse kıvırmasın. Toplumsal bir olayla ilgili birbirini taklit eden paylaşımları bırakın şimdi. Kişisel paylaşımlarda neden herkes mutlu?

Neden herkes zengin?

Neden karı kocalar kavga etmiyor?

Neden anne babalar çocuklarını dövmüyor?

Bakın sanal dünya değil bu. Bu herkesin birbirine gösterdiği yapmacıklık. Sahtelik!

Bunu yeni tanışan insanlar birbirlerine yaparlar. Sanki kimse osurmazmış gibi.

Beyin göçünün ispatı bu değil. Beyin göçünün ispatı artık herkesin face'te instagram'da twitter'da yaşaması ve aynı sahteliği kendi dünyasına taşıması.

Artık aileler birbirleriyle görüşmüyor. Arkadaşlar birbirine gitmiyor. Bir araya geldiklerinde kimse parasızlıktan bahsetmiyor. Dertleşmiyor, kafasını takıldığı bir mesele hakkında görüş sormuyor.
Dışarıda buluşulup sırıtarak selfie çekilip ayrı ayrı profillerden anlık olarak paylaşılıyor. Çünkü gerçek bir hayatın yerine geçen o oldu.

Araba kullanırken selfie çekmek  maç izlerken gol olduğunda “goool” yazmak, yorumlarda canımlar cicimler, emojiler emojiler...

Hep gülmek, hep gülmek…

Bir de bu salakça durumu örtbas etmek ister gibi bazı durumlarda birilerine gider yapmak!

Sokrates “sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez” demiş. O’nun zamanında bu daha kolaydı. (Her ne kadar ironik bir şekilde ölümüne neden olsa da) Şimdi hangi hayatı sorgulamamız gerektiğiyle ilgili bir sorunsalımız var.








10 Mayıs 2017 Çarşamba

IKAROS'UN KANATLARI NURİYE VE SEMİH



Mitoloji bize, felsefe öncesinde, eski insanın köken sorunu kadar ahlâk sorunlarına da nasıl eğildiğinin ipuçlarını verir. Mitoloji bugünün insanlarına komik veya geri gelebilir. Belki iyi çekildiğinde heyecan verici olacak aksiyon filmlerinin konusu da olabilir. Ama hâlâ gereksiz değildir. Çünkü “tümel insan” geçtiği yollarda izlerini bıraktığı ölçüde o yolları kendi özüne de katmıştır.






Ahlâk deyince hemen iki bacak arası düşünülmemeli tabii. Yaygın kanının tam aksine –ki genelde yaygın kanılar nesnel gerçekliğe uymaz- eski insanın bizce “ilkel” olan tahayyül ve düşünce dünyasında ahlâk, “iyi davranış”tan başka bir şey değildir. Biraz daha genişletirsek, insan-doğa, insan-toplum ilişkisini düzenleyecek normları belirlemeye çalışırlar. Bunun iki temel ifadesi “kendini bil/tanı” ve “ölçülü ol”dur.






Mitolojik öyküleri incelemek, bunlardan dersler çıkarmak, yeni anlatılara araç kılmak bu anlamda kadim bir gelenektir. İşte Ikarus’un Düşüşü de böyle kadim bir öyküdür.






Aslında öykü içinde tekhne/teknik/sanat’ın neliği, kudreti, gelişme yönü ile ilgili dersler veren iki ayrı bölümden oluşur. İlk bölüm daha çok bunlarla ilgilidir. Ama en çok bilineni -elbette aşağıda paylaşacağım tablosu nedeniyle- ikinci bölüm ve finaldir. Bizi de ilgilendiren kısım burasıdır.




ilk ikaros






Girit Kralı Minos, öykünün ilk bölümündeki suçu nedeniyle eli her sanata yatkın, hünerli Daidalos’u oğlu Ikaros’la birlikte, yine öykünün ilk bölümünün sonunda Daidalos tarafından yapılmış labyrintos’a kapatılır. Okurun anlayacağı gibi bu bildiğimiz labirenttir. Daidalos’un çözümü ise yine tekhne/teknik/sanat’tır. Kuş tüylerinden kanatlar yapar. Bunları ip ve balmumuyla birbirine tutturur. Oğluyla birlikte uçarak labirentten çıkar. Ikaros uçarken heyecanla güneşe doğru yükselir. Balmumları erir. Kanatları dağılan Ikaros denize düşüp boğulur.






Öykünün bu kısmı için Daidalos’un zorluklar karşısındaki kararlılığı ve tekhne/teknik/sanat ‘ın insanlığın önündeki engelleri aşmadaki önemi vs. konuşulabilir. Bir de Ikaros’un “ölçüyü bilmemesi” vardır. Tamam. Zorluğu aşmada tekhne/teknik/sanat kullanılmıştır ama doğayı da yenemezsin. Ölçülü ol!




ikinci ikaros






Bana kalsa öykünün tamamı hakkında sayfalarca yazabilirim. Ama hani dedik ya, “mitolojik öyküleri incelemek, bunlardan dersler çıkarmak, yeni anlatılara araç kılmak bu anlamda kadim bir gelenektir”, işte öyküyü yeni bir boyuta taşıyan kişi bir ressam olmuş: Pieter Brueghel.


Önce tablonun tamamına bakalım:












Şimdiyse şu detaylara:

















Resimlere bakarak sembollerden ilginç mesajlar çıkaranların işine karışmıyorum. Ben de resmi en genel yorumuyla kabul ediyorum: Güneşe uçmak isterken düşüp denizde çırpınan Ikaros’u fark etmeden günlük uğraşlarına devam eden insanlar!






Resim 16. yy.’a ait. Güneş pek ala hakikat, ona ulaşmaya çalışmak ise doğaya/sisteme/düzene karşı ölçüsüz davranmak olarak yorumlanabilir. Kuşkusuz bu bağlamda resimdeki Ikaros mitolojideki Ikaros değildir. Ressam o Ikaros’u almış kendi Ikaros’u aracılığı ile modern dünyaya bağlamıştır.






Hakikat peşindeki Ikaros kendi öznel merakı için değil tüm insanlık için çabalamaktadır. Hakikati öğrenme çabası onu açıklama çabasını da gerektirir. Eğer öyle olmasaydı filozoflar, bilim insanları, yüzyıllarca adları tarihe geçecek okullar kurup koca koca kitaplar yazmazlardı. Pekiyi, kime açıklayacaktır hakikati Ikaros? İşte bakın o suda çırpınırken ruhu bile duymayanlara!






Ikaros’un kanatlarındaki tüyler balmumuyla tutturulmuştu. Kanatlar, mitolojik Ikaros için sınırlı bir özgürleşme, Orta Çağ Ikaros’u için sınırsız bir yalnızlıktır.
nuriye ve semih


İnsanlık son dört yüz küsür yılda çok daha büyük ve acayip şeyler yaptı, gördü, geçirdi. Önceden Ikaroslar ve (gündelik hayatına devam eden) diğerleri olarak ayrılmıştı. Ancak, diyebiliriz ki son yüz yılda, kendisini ne Ikaros, ne de diğerleri olarak tanımlayan, kendi bedenini ve bilincini Ikaroslar’a erimez birer kanat yapan insanlar ortaya çıktı.






“Sınırları biz zorlarız. Yeter ki sen hakikate ulaşmak, onu diğerlerine anlatmak iste!”






Paradoks gibi görünen, Ikaros olması gerekenin kanat olmayı tercih edip kendi Ikaroslarını aramasıdır. Bunun bir fedakârlık olmadığı, Orta Çağ Ikaros’un aşılması olduğunu anlamak gerekir.






İnsanlığın şu aşamasında yürekli iki güzel insan Ankara’da açlık grevindeler. Kendileri gibi mağdur edilenler susarken onlar haklarını aradılar. Dava açabilir, pilav satabilirlerdi. Akşam evlerine döndüklerinde abone oldukları siyasi dergileri, felsefe kitaplarını okurlar, haftasonları basın açıklamalarına katılıp açıklamayı okuyanın arkasında çatık kaşlı durabilirlerdi. Sosyal medya hesaplarından hastaglara katkı sunabilirlerdi. Günümüzün sanal dünyasında ne güzel bir "Ikarosluk" olurdu bu.






Onlar bunu yapmadılar. “Size” dediler, “ Gerçek Ikarosluğu hatırlatmak istiyoruz. Korkmayın! Kanatlarınız biz olacağız!”






Seslendikleri sadece Ikaroslar değildi. Günlük işlerine dalan diğerlerine de seslendiler: ”Halkımız bize bakın! Şu hakikate yükselenlere… Yükselirken düşenlere!”






Şimdi bizim Ikaros mu yoksa işinde gücünde insan mı olduğumuzu düşünecek vaktimiz yok! Bu kritik andan hepimiz sorumluyuz. Ve labirentten çıkmak için kanatları yapan Daidalos’u örnek alıp içinde bulunduğumuz ataletten kurtulacak araçlarla Nuriye ve Semih’i yaşatmalıyız.