9 Haziran 2017 Cuma

MARKS'IN BİR SÖZÜ BAĞLAMINDA YÜKSEL DİRENİŞİ

“Filozoflar” demişti Marks, “dünyayı çeşitli şekillerde yorumladılar. Ama aslolan onu değiştirmektir”. Yazımın temel hedefi bu söz olmamakla birlikte, işleyeceğim konu bağlamında bu yalın ifadeye katılmadığımı belirteyim. Daha doğrusu, sözün yorumlarına katılmıyorum. Marks bu ifadeyi Feuerbach Üzerine Tezler olarak bilinen birkaç maddenin sonuncusu olarak yazmıştır. Bu tezler aslında Marks’ın kendi kendine aldığı notlardır. Daha sonra bunları teker teker işleyerek bir kitap haline getirecektir. (Bu hiç gerçekleşmediği için bunları konuşuyoruz). Bu yüzden yukarıda geçen son tez Marks’ın yapmayacağı bir genelleme olarak farklı bağlamda alınmalıdır. Bana göre Marks burada Klasik Alman Felsefesi’ni kastetmektedir. Bu son söylediğim spekülatif olabilir. Ama ilk iddiamın arkasındayım. Doktora tezinin Demokritos ve Epiküros felsefesinin karşılaştırılması olduğu düşünüldüğünde, ilk çağ filozoflarının şu ya da bu şekilde yaşadıkları dünyaya müdahale etmeye çalıştıklarını bilecek kadar Antik Yunan Tarihi’ne hâkim olduğunu söyleyebiliriz.

 [Herkesin iddia ettiği gibi, Marks, kendilerinden önceki bütün filozofları "sadece" yorumlamakla itham etseydi O'na soracağımız önemli soru şu olurdu: İyi de Marks, aslolan onu değiştirmekse, bugüne kadar değiştiğine göre dünyayı kim değiştirdi? Sen değil miydin “insan tarihin öznesidir değişir ve değiştirir” diyen? Yine tarihsel materyalizmde alt-yapı üst-yapıyı belirler ama üst-yapı belirmekle kalmaz bu kez o da alt-yapıyı etkiler denmez mi? Bu güne kadar bu üst-yapı deyince sadece hukuku mu kastediyoruz? Üst-yapı felsefesiz, değişimler filozofsuz mu oldu?]

Antik Çağ Yunan dünyası Aristokratlar ve tüccarlar arasında bitmek tükenmek bilmeyen, icabında binlerce insanın öldüğü sınıf savaşları demektir. Yunan insanı artık sadece Altın Çağ diye söylence haline gelmiş eski komünal toplum düzenini arar olmuştu. Fakat onun aslında ne olduğunu hatırlamadıklarından geriye dönebilecekleri bir  “ilk neden” arıyorlardı. Bu ilk nedeni mitolojide bulamadılar. Doğayı ve toplum bir bütün olarak gören Yunan aklı “ilk neden”i doğada aradı. Böylece ilk filozoflar birer doğa filozofu olarak ortaya çıktı.

İlk filozof olarak kabul edilen Thales’ten başlayarak İlk Çağ Filozoflarının kahir ekseriyeti toplumsal sorunlarda müdahalede bulunma eğilimindedir. Bu kimi zaman görev alarak(Thales’te olduğu gibi), kimi zaman anayasa yazarak (Protagoras’ta olduğu gibi), kimi zaman darbe girişiminde bulunarak (Pythagoras’ta olduğu gibi) olur. Kimi zaman yönetimin doğal sahibi olduğunu iddia eden sınıfa karşı diğer sınıfın gençlerini yönetime hazırlayarak (Sofistlerde olduğu gibi), kimi zaman bütün bir felsefesini “yeni insan” için kurup onu yetiştirmeye çalışarak (Platon’da olduğu gibi) ve kimi zamansa okulunun dışında da bir kral yetiştirerek (Aristoteles – İskender’de olduğu gibi) olur.

Bu filozoflar kendilerinden sonra gelenlerden farklı olarak herhangi bir perdenin arkasına saklanmamışlardır. Genellikle aristokrat eğilimli olmakla beraber görüşlerini açıkça savunmuşlar ve bildikleri dünyayı değiştirmek için toplumun önünde veya içinde eylem halinde olmuşlardır.

Oysa feodalitenin bekası için “düşünen” Orta Çağ “filozofu” din perdesinin arkasında durup şatodakilerin günahlarını çıkarıyordu. Yaklaşan kapitalizmin erken dönem düşüncesini yaratan filozoflar ise kiliseye ya da toprak ağalarına açıktan karşı çıkmaktan acizdiler. (Bu onur “güneş dünyanın değil, dünya güneşin etrafında dönüyor” diyen bilim insanlarına aittir).

Kapitalizmle birlikte ortaya çıkan durum herkesin malumu… Müstakil bilimlerin ortaya çıkması ile bilim ve felsefe nasıl birbirinden ayrıldıysa, yeni iktisadi düzen ile filozof ve düşünür de birbirinden ayrıldı. İşleri felsefe olmayan düşünürler ve işleri sadece felsefe olan filozoflar.

Marks ve Engels’in eylemci birer filozof olmaları şaşırtıcı değil. Onlar temsil ettikleri sınıf çıkarına felsefeci olmayan düşünürlerin saldırılarına iktisadî alanda, işleri felsefe olan filozofların saldırılarına karşı da felsefî alanda karşılık verdiler.

Onları İlk Çağ Filozoflarından ayıran özellikleri Altın Çağ’ı doğru kavramaları, buna bağlı olarak tarihsel olanı doğru yorumlamalarıdır.  Böylece burjuvazinin sahip olduğu devlet aygıtına karşı bir “organon” , bir aygıt geliştirdiler ve onun işleyişini sınıfla birlikte öğrenmeye çalıştılar.

Organon’u “upgrade” etmekse, pratik nedenlerle filozofluğu “seçmemek zorunda hisseden” düşünür Lenin’e nasip oldu.

Bu arada iki büyük Paylaşım Savaşı’nı hatırlayalım. Milyonlarca can kaybını, yıkıntılarından yeniden kurulmaya çalışılan kültürleri…

Bu iki savaşın bakiyesi filozoflar arasında birkaç eğilim olmuştur. Bir kısım praksis’ten* elini tamamen çekmiştir ve bana göre bu nedenle kör bir theoria’ya** çekilmişlerdir. Bir kısmı praksis’e dışarıdan bakarak buna göre theoria kurmaya niyetlenmiş, sadece “tarihin tanığı ve yorumlayıcısı” olarak kalmışlardır. Bir kısmı ise kendileri için praksis’i daraltmış ama yine de theoria ile diyalektik bütünlüğüne uygun tavır almıştır. Son kısım ise praksis’in çağın kaçınılmaz ödevi olduğunu düşünmektedir.

(Bu arada “filozof” yerine “sanatçı” da diyebilirsiniz.)

Bu son “kavrayış” akademik dünyada bulun(a)madığından yok addedilir.

Bu filozof veya sanatçı, mesela, Meksika’da bir patikada atının üstünde gitarı ve tüfeğiyle birlikte ormana doğru ilerlerken görüntülenebilir. Biz O’nun uzaktan çekilmiş fotoğrafını veya haberi yapılırsa ölümünü bilebiliriz. O’nun felsefesi yok mudur? Theoria’sı nedir? Elimizde praksis’ten başka veri yoktur.

Akademinin praksis’e karşı olan tutumu sahtekârcadır. Çünkü praksis’e karşı theoria’yı yüceltirken kendi praksis’i kapitalizm için “teori” üretmektir. Marks’ın ve Engels’in büyük bir keyifle dalga geçtiği dar görüşlü burjuva iktisatçılarının hem bu disiplinde hem de sosyal bilimlerdeki devamcılarından başkası değildir bunlar.

“İyi de bu şekilde dünyayı değiştirmiyorlar mı” diye soracak olursanız, iki cevabım olacak; birincisi, bunlar filozof değildirler; ikincisi,  kapitalizmde dünyayı pazarlar değiştirir (sosyalist devrimin belirli bir yönünün belirli bir aşamasını bile bir anlamda “emek pazarının” nitelik değiştirmesi ile “tarif” edemez miyiz: Emek pazarının önce değerini yükseltmesi, sonra kendi pazar olmaklığını yok etmesi).

Bugün Yüksel’de başlayıp hapishanede de sürdürülmek zorunda bırakılan direniş iki theoria insanının praksis’i üstlenmeleridir.  Biraz yukarıda belirttiğim gibi praksis, çağı kaçınılmaz ödevidir.

Praksis bir ödev olduğunda, theoria insanı kendi canından vazgeçip ödevin sorumluluğunu üstüne aldığında, diğerleri, yani bizler, bu kez her ikisinden kaçıyoruz. Çünkü biliyoruz ki theoria praksis’i, praksis theoria’yı işaret ediyor.

Tabii belli türden theoria ve praksis bunlar. Değiştirme kudretine sahip. İnsanın kendisini ve dünyayı…

Korktuğumuz devletin bize terörist demesi, bizi tutuklamak istemesi mi? Değişim mi?

Neyse ana tartışmaya devam edelim.

Mesele biraz da değiştirme hakkıyla ilgili. Bu değiştirme hakkı sentetik bir fikir. Marks, dünyayı değiştirmeye hakkımız olup olmadığını tartışmadı bile. O’na göre bu bir toplum yasasıdır. Fakat günümüzde bize bu hakkın biçimleri ve sınırları dayatılıyor. Seçimlerle, partiler veya dernekler aracılığıyla vb.

İş kazalarını sıfıra yaklaştırmak, çocuk işçiliğine son vermek isteseniz bile bunu belirli şartlar altında “isteyebilirsiniz”.

Bu saçma dayatmayı kabul ettiğimiz andan itibaren theoria’yı kanun maddelerine, praksis’i kanun uygulayıcının iki dudağının arasına bırakmış oluyoruz.

Bugün birkaç ilde direnenler makro taleplere sahip değiller. Dünyayı, en azından bugün için, değiştirmeyi talep etmiyorlar. Kendilerine yapılan haksızlığa son vermek istiyorlar. Bu bile hukuken geçerli bir biçim.

İki theoria insanı, Nuriye ve Semih bu miniminnacık hakkı geri almak için hayatlarına mal olacak bir praksis’e yöneldiler. Talep küçük olduğu ölçüde değiştirme gücü büyük bir praksis.

Bu adımı ancak filozoflar atabilir.

Sokrates’i hatırlayın. Agora’da vb. Atina’nın yöneticilerinin hoşuna gitmeyecek sohbetler ediyordu. Gençleri tanrılara karşı kışkırtmakla itham edildi. Bu iftira ile yargılanıp ölüme mahkûm edildi. Ama baldıran zehrini içmemesi mümkündü. Sürgüne gidebilirdi. Şöyle ki; kendisini ölüme mahkûm edenler bile özür dilemesini bekliyordu! Ama öyle yapmadı. “Seni haksız yere öldürüyorlar” diyen karısına “haklı yere öldürseler iyi mi olurdu” diye çıkışıp, onunla ve çocuklarıyla vedalaştıktan sonra öğrencilerine ölümden korkmamasını bilgelik, erdem, felsefe, filozofluk çerçevesinde anlattığı son bir ders vererek idam saatini bekledi. Zamanı geldiğinde büyük bir soğukkanlılıkla zehri içti.

Yüksel Caddesi’nde sadece açlığa yatan bu iki güzellik yok. Başka güzellikler de var. Acun Öğretmen, Veli Saçılık daha mı gerideler? Hayır! Biri hepimizden daha güçlü bir kalbe, diğeri, iyi anlamda kullanıyorum, söz konusu olan bir yerlere tutunup direnmekse sekiz kola sahip. Praksis de theoria da şimdi onlarda.

Fakat bilgelik türünden bir tavır da var. Anne ve eş Özakçalar, aşçı İsmail!

Onlar bu kez direnişin temel/genel talepleri için değil, Nuriye ve Semih için aç kalmayı tercih ettiler.
Nuriye ve Semih, haklarını arayabilme hakları için direnişlerine içeride değil, dışarıda devam etsinler diye.

Bakın tartışmamızda nereden nereye geldik!

Theoria için bakan, praksis için yapan birileri gerekir. Bugün ikisi de aynı kişi. Praksis, theoriasını içerdiği için değişime ve gelişime açık. Yine havalı bir söz söylemek gerekirse, bu biçimdeki bir praksis “progressive”tir. Yani “ilerleyicidir.”

Şu aşamayı tespit ettiğimiz andan itibaren praksis dışındaki theoria yetersiz kalıyor. İki elin parmağını geçmeyen insan, üstelik çoğunluğu sessiz kalan başkaları için, neden direnişe devam ediyor? Değiştirme hakkının kanuna uygun biçimlerine sahip olanlar neden destek olmuyor? Halk neden ilgisiz? Praksis’in varacağı sonuç ne olacak? Bu soruların cevabı doğrudan praksis’in içinde.

Praksis’in dışında konuşanlar sadece boş ahkâm kesiyorlar.

Tıpkı benim bu yazı boyunca yaptığım gibi.

*/**(“Yazının başından beri tutturmuşsun theoria-praksis” siteminizin cevabı: Theoria: Bakma, seyretme, temaşa. [Dünyaya dair, gündelik olmayan genel bir görüş elde etmek. (Cengiz Çakmak)] Ben bizim bildiğimiz, kendisinden türetilen teoriden bağımsız olarak “varolandan görüş elde etmek” olarak alıyor,  tıpkı teorideki gibi onun soyutlanmasını, dile getirilmesini, ama onun her tür iç ve dış bağıntılarını, ona bir şey katmadan o olarak kavramlaştırılmasını da anlıyorum. Praksis: Eylem, eylemek. Pratik sözcüğünün atası olan bu sözcüğü de belirli bir amaca yönelik eylem olarak alıyorum. Yoksa iş yapmak vs. değil. Burada nüans noktası edilgen olmamaktır. Günlük hayatta özne olduğumuzu düşündüğümüz hemen her konuda edilgen durumdayız.)







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder