“Filozoflar” demişti Marks, “dünyayı çeşitli şekillerde
yorumladılar. Ama aslolan onu değiştirmektir”. Yazımın temel hedefi bu söz
olmamakla birlikte, işleyeceğim konu bağlamında bu yalın ifadeye katılmadığımı
belirteyim. Daha doğrusu, sözün yorumlarına katılmıyorum. Marks bu ifadeyi
Feuerbach Üzerine Tezler olarak bilinen birkaç maddenin sonuncusu olarak
yazmıştır. Bu tezler aslında Marks’ın kendi kendine aldığı notlardır. Daha
sonra bunları teker teker işleyerek bir kitap haline getirecektir. (Bu hiç gerçekleşmediği
için bunları konuşuyoruz). Bu yüzden yukarıda geçen son tez Marks’ın yapmayacağı
bir genelleme olarak farklı bağlamda alınmalıdır. Bana göre Marks burada Klasik
Alman Felsefesi’ni kastetmektedir. Bu son söylediğim spekülatif olabilir. Ama
ilk iddiamın arkasındayım. Doktora tezinin Demokritos ve Epiküros felsefesinin
karşılaştırılması olduğu düşünüldüğünde, ilk çağ filozoflarının şu ya da bu
şekilde yaşadıkları dünyaya müdahale etmeye çalıştıklarını bilecek kadar Antik
Yunan Tarihi’ne hâkim olduğunu söyleyebiliriz.
[Herkesin iddia ettiği gibi, Marks, kendilerinden önceki bütün filozofları "sadece" yorumlamakla itham etseydi O'na soracağımız önemli
soru şu olurdu: İyi de Marks, aslolan onu değiştirmekse, bugüne kadar değiştiğine göre dünyayı kim
değiştirdi? Sen değil miydin “insan tarihin öznesidir değişir ve değiştirir”
diyen? Yine tarihsel materyalizmde alt-yapı üst-yapıyı belirler ama üst-yapı
belirmekle kalmaz bu kez o da alt-yapıyı etkiler denmez mi? Bu güne kadar bu
üst-yapı deyince sadece hukuku mu kastediyoruz? Üst-yapı felsefesiz, değişimler filozofsuz mu oldu?]
Antik Çağ Yunan dünyası Aristokratlar ve tüccarlar arasında
bitmek tükenmek bilmeyen, icabında binlerce insanın öldüğü sınıf savaşları
demektir. Yunan insanı artık sadece Altın Çağ diye söylence haline gelmiş eski
komünal toplum düzenini arar olmuştu. Fakat onun aslında ne olduğunu
hatırlamadıklarından geriye dönebilecekleri bir
“ilk neden” arıyorlardı. Bu ilk nedeni mitolojide bulamadılar. Doğayı ve
toplum bir bütün olarak gören Yunan aklı “ilk neden”i doğada aradı. Böylece ilk
filozoflar birer doğa filozofu olarak ortaya çıktı.
İlk filozof olarak kabul edilen Thales’ten başlayarak İlk
Çağ Filozoflarının kahir ekseriyeti toplumsal sorunlarda müdahalede bulunma
eğilimindedir. Bu kimi zaman görev alarak(Thales’te olduğu gibi), kimi zaman
anayasa yazarak (Protagoras’ta olduğu gibi), kimi zaman darbe girişiminde
bulunarak (Pythagoras’ta olduğu gibi) olur. Kimi zaman yönetimin doğal sahibi
olduğunu iddia eden sınıfa karşı diğer sınıfın gençlerini yönetime hazırlayarak
(Sofistlerde olduğu gibi), kimi zaman bütün bir felsefesini “yeni insan” için
kurup onu yetiştirmeye çalışarak (Platon’da olduğu gibi) ve kimi zamansa okulunun
dışında da bir kral yetiştirerek (Aristoteles – İskender’de olduğu gibi) olur.
Bu filozoflar kendilerinden sonra gelenlerden farklı olarak
herhangi bir perdenin arkasına saklanmamışlardır. Genellikle aristokrat
eğilimli olmakla beraber görüşlerini açıkça savunmuşlar ve bildikleri dünyayı
değiştirmek için toplumun önünde veya içinde eylem halinde olmuşlardır.
Oysa feodalitenin bekası için “düşünen” Orta Çağ “filozofu”
din perdesinin arkasında durup şatodakilerin günahlarını çıkarıyordu. Yaklaşan
kapitalizmin erken dönem düşüncesini yaratan filozoflar ise kiliseye ya da
toprak ağalarına açıktan karşı çıkmaktan acizdiler. (Bu onur “güneş dünyanın
değil, dünya güneşin etrafında dönüyor” diyen bilim insanlarına aittir).
Kapitalizmle birlikte ortaya çıkan durum herkesin malumu…
Müstakil bilimlerin ortaya çıkması ile bilim ve felsefe nasıl birbirinden
ayrıldıysa, yeni iktisadi düzen ile filozof ve düşünür de birbirinden ayrıldı.
İşleri felsefe olmayan düşünürler ve işleri sadece felsefe olan filozoflar.
Marks ve Engels’in eylemci birer filozof olmaları şaşırtıcı
değil. Onlar temsil ettikleri sınıf çıkarına felsefeci olmayan düşünürlerin
saldırılarına iktisadî alanda, işleri felsefe olan filozofların saldırılarına
karşı da felsefî alanda karşılık verdiler.
Onları İlk Çağ Filozoflarından ayıran özellikleri Altın
Çağ’ı doğru kavramaları, buna bağlı olarak tarihsel olanı doğru
yorumlamalarıdır. Böylece burjuvazinin
sahip olduğu devlet aygıtına karşı bir “organon” , bir aygıt geliştirdiler ve
onun işleyişini sınıfla birlikte öğrenmeye çalıştılar.
Organon’u “upgrade” etmekse, pratik nedenlerle filozofluğu
“seçmemek zorunda hisseden” düşünür Lenin’e nasip oldu.
Bu arada iki büyük Paylaşım Savaşı’nı hatırlayalım. Milyonlarca
can kaybını, yıkıntılarından yeniden kurulmaya çalışılan kültürleri…
Bu iki savaşın bakiyesi filozoflar arasında birkaç eğilim olmuştur.
Bir kısım praksis’ten* elini tamamen çekmiştir ve bana göre bu nedenle kör bir
theoria’ya** çekilmişlerdir. Bir kısmı praksis’e dışarıdan bakarak buna göre
theoria kurmaya niyetlenmiş, sadece “tarihin tanığı ve yorumlayıcısı” olarak
kalmışlardır. Bir kısmı ise kendileri için praksis’i daraltmış ama yine de
theoria ile diyalektik bütünlüğüne uygun tavır almıştır. Son kısım ise
praksis’in çağın kaçınılmaz ödevi olduğunu düşünmektedir.
(Bu arada “filozof” yerine “sanatçı” da diyebilirsiniz.)
Bu son “kavrayış” akademik dünyada bulun(a)madığından yok
addedilir.
Bu filozof veya sanatçı, mesela, Meksika’da bir patikada
atının üstünde gitarı ve tüfeğiyle birlikte ormana doğru ilerlerken
görüntülenebilir. Biz O’nun uzaktan çekilmiş fotoğrafını veya haberi yapılırsa
ölümünü bilebiliriz. O’nun felsefesi yok mudur? Theoria’sı nedir? Elimizde
praksis’ten başka veri yoktur.
Akademinin praksis’e karşı olan tutumu sahtekârcadır. Çünkü
praksis’e karşı theoria’yı yüceltirken kendi praksis’i kapitalizm için “teori”
üretmektir. Marks’ın ve Engels’in büyük bir keyifle dalga geçtiği dar görüşlü
burjuva iktisatçılarının hem bu disiplinde hem de sosyal bilimlerdeki
devamcılarından başkası değildir bunlar.
“İyi de bu şekilde dünyayı değiştirmiyorlar mı” diye soracak
olursanız, iki cevabım olacak; birincisi, bunlar filozof değildirler;
ikincisi, kapitalizmde dünyayı pazarlar
değiştirir (sosyalist devrimin belirli bir yönünün belirli bir aşamasını bile
bir anlamda “emek pazarının” nitelik değiştirmesi ile “tarif” edemez miyiz:
Emek pazarının önce değerini yükseltmesi, sonra kendi pazar olmaklığını yok
etmesi).
Bugün Yüksel’de başlayıp hapishanede de sürdürülmek zorunda
bırakılan direniş iki theoria insanının praksis’i üstlenmeleridir. Biraz yukarıda belirttiğim gibi praksis, çağı
kaçınılmaz ödevidir.
Praksis bir ödev olduğunda, theoria insanı kendi canından
vazgeçip ödevin sorumluluğunu üstüne aldığında, diğerleri, yani bizler, bu kez
her ikisinden kaçıyoruz. Çünkü biliyoruz ki theoria praksis’i, praksis
theoria’yı işaret ediyor.
Tabii belli türden theoria ve praksis bunlar. Değiştirme
kudretine sahip. İnsanın kendisini ve dünyayı…
Korktuğumuz devletin bize terörist demesi, bizi tutuklamak
istemesi mi? Değişim mi?
Neyse ana tartışmaya devam edelim.
Mesele biraz da değiştirme hakkıyla ilgili. Bu değiştirme
hakkı sentetik bir fikir. Marks, dünyayı değiştirmeye hakkımız olup olmadığını
tartışmadı bile. O’na göre bu bir toplum yasasıdır. Fakat günümüzde bize bu hakkın
biçimleri ve sınırları dayatılıyor. Seçimlerle, partiler veya dernekler
aracılığıyla vb.
İş kazalarını sıfıra yaklaştırmak, çocuk işçiliğine son
vermek isteseniz bile bunu belirli şartlar altında “isteyebilirsiniz”.
Bu saçma dayatmayı kabul ettiğimiz andan itibaren theoria’yı
kanun maddelerine, praksis’i kanun uygulayıcının iki dudağının arasına bırakmış
oluyoruz.
Bugün birkaç ilde direnenler makro taleplere sahip değiller.
Dünyayı, en azından bugün için, değiştirmeyi talep etmiyorlar. Kendilerine yapılan
haksızlığa son vermek istiyorlar. Bu bile hukuken geçerli bir biçim.
İki theoria insanı, Nuriye ve Semih bu miniminnacık hakkı
geri almak için hayatlarına mal olacak bir praksis’e yöneldiler. Talep küçük
olduğu ölçüde değiştirme gücü büyük bir praksis.
Bu adımı ancak filozoflar atabilir.
Sokrates’i hatırlayın. Agora’da vb. Atina’nın
yöneticilerinin hoşuna gitmeyecek sohbetler ediyordu. Gençleri tanrılara karşı
kışkırtmakla itham edildi. Bu iftira ile yargılanıp ölüme mahkûm edildi. Ama
baldıran zehrini içmemesi mümkündü. Sürgüne gidebilirdi. Şöyle ki; kendisini
ölüme mahkûm edenler bile özür dilemesini bekliyordu! Ama öyle yapmadı. “Seni
haksız yere öldürüyorlar” diyen karısına “haklı yere öldürseler iyi mi olurdu”
diye çıkışıp, onunla ve çocuklarıyla vedalaştıktan sonra öğrencilerine ölümden
korkmamasını bilgelik, erdem, felsefe, filozofluk çerçevesinde anlattığı son
bir ders vererek idam saatini bekledi. Zamanı geldiğinde büyük bir
soğukkanlılıkla zehri içti.
Yüksel Caddesi’nde sadece açlığa yatan bu iki güzellik yok.
Başka güzellikler de var. Acun Öğretmen, Veli Saçılık daha mı gerideler? Hayır!
Biri hepimizden daha güçlü bir kalbe, diğeri, iyi anlamda kullanıyorum, söz
konusu olan bir yerlere tutunup direnmekse sekiz kola sahip. Praksis de theoria
da şimdi onlarda.
Fakat bilgelik türünden bir tavır da var. Anne ve eş
Özakçalar, aşçı İsmail!
Onlar bu kez direnişin temel/genel talepleri için değil,
Nuriye ve Semih için aç kalmayı tercih ettiler.
Nuriye ve Semih, haklarını arayabilme hakları için
direnişlerine içeride değil, dışarıda devam etsinler diye.
Bakın tartışmamızda nereden nereye geldik!
Theoria için bakan, praksis için yapan birileri gerekir.
Bugün ikisi de aynı kişi. Praksis, theoriasını içerdiği için değişime ve
gelişime açık. Yine havalı bir söz söylemek gerekirse, bu biçimdeki bir praksis
“progressive”tir. Yani “ilerleyicidir.”
Şu aşamayı tespit ettiğimiz andan itibaren praksis dışındaki
theoria yetersiz kalıyor. İki elin parmağını geçmeyen insan, üstelik çoğunluğu
sessiz kalan başkaları için, neden direnişe devam ediyor? Değiştirme hakkının
kanuna uygun biçimlerine sahip olanlar neden destek olmuyor? Halk neden
ilgisiz? Praksis’in varacağı sonuç ne olacak? Bu soruların cevabı doğrudan
praksis’in içinde.
Praksis’in dışında konuşanlar sadece boş ahkâm kesiyorlar.
Tıpkı benim bu yazı boyunca yaptığım gibi.
*/**(“Yazının başından beri tutturmuşsun theoria-praksis”
siteminizin cevabı: Theoria: Bakma, seyretme, temaşa. [Dünyaya dair, gündelik
olmayan genel bir görüş elde etmek. (Cengiz Çakmak)] Ben bizim bildiğimiz,
kendisinden türetilen teoriden bağımsız olarak “varolandan görüş elde etmek”
olarak alıyor, tıpkı teorideki gibi onun
soyutlanmasını, dile getirilmesini, ama onun her tür iç ve dış bağıntılarını, ona
bir şey katmadan o olarak kavramlaştırılmasını da anlıyorum. Praksis: Eylem,
eylemek. Pratik sözcüğünün atası olan bu sözcüğü de belirli bir amaca yönelik
eylem olarak alıyorum. Yoksa iş yapmak vs. değil. Burada nüans noktası edilgen
olmamaktır. Günlük hayatta özne olduğumuzu düşündüğümüz hemen her konuda
edilgen durumdayız.)