29 Ekim 2013 Salı

Tuncel Kurtiz'den Hasan Ferit'e Aydın Olmak Üzerine


Evvela, kendimi terminoloji sevenlerinin hedefi yapmak pahasına çoğunuza yanlış gelmesi gereken bir ayrım yapmak istiyorum. Entelektüel ve aydın'ı iki ayrı dilde birbirini karşılayan sözcüklermiş gibi değil de, Türkçe'de iki farklı kavrammış gibi kullanacağım. Bu ayrım aslında ülkemizdeki günlük dilde vardır. Günlük dildeki her yanlışı alıp bir makalede kullanmak elbette absürt olur. Aydın kavramının yoz biçimine yönelik yeni bir sözcük bulana kadar bir takım yanlışları kabul etmek zorundayız. Sözgelimi halkın entel şeklinde ifade ettiği kişiler bizim yazımızda ele alacağımız entelektüelin eline su dökemezler. Çünkü entel, aslında eksik bilgi ve görgüsüne rağmen çokbilmişlik yapan, daha çok biçimci, varlığını toplumla olan yapay bir zıtlıkla gerçekleştirmeye çalışan ham 

insanı ifade eder. Entel dantel ise gerçekten de mayasında entelektüellik bulunan çok okuyan, olaylara farklı bakış açıları getiren ve sadece bu yönüyle halka farklı gelen insanlar için kullanılır. Daha aşağılayıcı bir ifadenin kullanılması şu açıdan şaşırtıcı değildir: halkın "entel dantel konuşma" dediği insanlar halkın içindedirler, entellerse halkın olmadığı mekânları tercih ettiklerinden -genelde de sanatçı olduklarını sanıp öyle davrandıklarından- halkça kendi hallerine bırakılmışlardır.


    Doğan Hızlan



Peki entelektüel derken kimleri kastedelim?


Entelektüel, öncelikle gerçek bir bilgi ve görgü sahibidir. Bilgi ve görgü kuşkusuz çok okumaktan ama boş okumamaktan gelir. İnsanlığın ortak mirası olan kültür, sanat ve edebiyatı tarihselliği içinde kavramıştır. Öte yandan kişileri, kuramları ve eserleri hem tekil hem de birbirleriyle ilişkilendirerek taşıyan ciddi bir hafızaya sahiptir. Bunun yanında entelektüel, çalışkandır. Asla bir Oblomov olmaz. Alanında pratiğe geçirmek istediği herşeyin üstesinden gelir. Yazarlıkta, akademisyenlikte, sanatta vs. muhakkak katkıları olur. 


Yazının başında entelektüelin aydının yozlaşmış hali olduğunu söyledim. Dikkatli bir okuyucunun bu güzel meziyetlerden ne gibi bir yozlaşma emaresi çıkardığımı sorması kaçınılmazdır.


Yozlaşma kavramını ben şu ya da bu ahlâki tutuma aykırı olan ve ya onu tahrip eden düşünce ve eylemlere bağlamıyorum. Yozlaşma, insanlığın derin köklerine inilerek, toplumlar için ortak değerler üzerinden belirlenmelidir. 


İnsanlığın ortaya çıkışından bugüne nasıl bir değer vardır ki değişmemiş olsun?


Sınıflı ya da sınıfsız toplum olması farketmez, insanlığın ortak değeri dayanışmadır. Bir insan tek başına koca bir ormanda yok olur. Ama dayanışma içindeki örgütlü bir insan topluluğu o ormana sahip olur. Sınıflar da aynı temel zorunlulukla biçimlenir. Sömürenler arasında da alt sınıflara karşı dayanışma ve sömürülenlerden daha güçlü bir örgütlenme vardır.


Bireyciliğin burjuvazi tarafından ön plana çıkarılması ilk önce emekçi kitleleri bu değerden uzaklaştırmak, kaçınılmaz olanı, tarihin akışını geciktirmek içindir. Burada kapitalizmin doğası gereği üretici güçleri çok daha büyük kitleler halinde birleştirmesi ile ortaya çıkan bir çelişki de vardır deyip geçelim.


    Hilmi Yavuz



Yozlaşmanın bu en temel biçimi en uç cinsel sapkınlıklardan daha tehlikelidir. 


Entelektüel kendini sınıflar üstü görür. Kendini toplumun dışında ama tarihin de şekillendiricilerinden kabul eder. Kapitalist sistem kendi için açık tehdit oluşturana kadar entelektüele sesini çıkarmaz ama en ufak bir tehlike sezdiğinde ekonomik, hukuki ya da zorbaca yollarla baskı oluşturur. Entelektüel sınırlarını bazen zorlasa da, hatta bunu ahlâki bir zorunluluk olarak görse de, sistemi reforme etmeyi önerir, topluma bu yönde telkinde bulunur. Entelektüelin çok büyük yıkım getiren savaş gibi durumlar da dahil olmak üzere insanlığın düşmanı olan sorunların temel nedeninin sistem olduğunu görmez. Entelektüel, insanlığın gelişimini tarihselliği içinde kavramıştır ama onun değişim yasasını anlamamıştır. Bu yüzden dün ve bugün arasındaki bağ ile yarın'ın ilişkisini göremez. Yani çarpık bir kavrayışı olduğu da ortadadır. Dolayısıyla yarın ne olacağını yakın tarihle izah etmeye çalışır. Gerçekte insanlığa samimiyeti ile nesnel bir katkı sunarken, öznel olarak tarihin akışına zıt hareket eder. Kendisi dışındaki kimseyle, çıkar ilişkisi olmadıkça dayanışmaya girmez. Toplumda infial yaratacak devlet uygulamaları karşı bir metne -o da varsa- imza atmayı yeterli görür. Entelektüel, kendi imzasını eylemin içinde yeralmasına gerek bırakmayacak kadar önemli görür. 


    Tuncel Baba



Aydın ise yukarıda eksik biçimde özetlediğimiz yozlukla çelişki yaşar. Eylemin içinde, dayanışmanın öznesidir. O müthiş deyimin altını çizmek gerekirse "elini taşın altına koyar". İnsanlığa zarar veren sorunların kaynağına açıktan tepki koyar. Toplumun geri bırakılmışlığı karşısında tepeden bakan olmaktansa toplumun içinde ve önünde, onu geri bırakan sisteme karşı bayrak açar. 


Tuncel Kurtiz, bilgi ve görgüsüyle, son yüzyılın en birikimli aydınlarındandır. Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz gibi önemli entelektüellerin aksine birikimini halkla doğrudan paylaşmış ve sanatını halkın içinde yapmıştır. Halkın öğrencisidir. Tuncel Kurtiz'in hayatı boyunca neler çektiği ile ilgili şimdilik pek bir bilgimiz yok. Açık faşizm koşullarında yeraldığı filmler, katıldığı etkinlikler ve bunları anlatırken duyduğu heyecan, verdiği ümit gözönüne alındığında sistemin ekonomik, hukuksal ve zorbaca baskılarının aydın üzerinde "kışkırtıcı" bir etki yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Yakın gelecekte Tuncel Hoca ile ilgili biyografik yayınlar yapıldıkça, hayat hikayesinden çıkaracağımız derslerle gerçek birer aydın olmanın adımlarını atabiliriz.


    Hasan Ferit Kardeşimiz


Ve... Aydın Olamadan Aydın Olan Çocuk; Hasan Ferit Gedik


Küçücük çocuğun kocaman yetişkinlere verdiği derse bakın! 


Uyuşturucu çetelerinin yoksul mahallelere musallat olmalarını/edilmelerini yozlaşma sorunu olarak görüp tavır alıyor. Biliyoruz ki, uyuşturucu, fuhuş, kumar vb. çürümeler emekçi kitleler içinde bireyciliği arttırır, dayanışma duygusunu ortadan kaldırır. Bunların hiçbiri kişi hak ve özgürlüğü bakımından ele alınamaz. Bu kuşkusuz insanlığın ortak değerlerine sahip çıkan aydınlar için böyledir. Sistemin yok etmeye çalıştığı değerlere sahip çıkmak, hatta onları daha ileri seviyelere taşımak gibi bir görev varken, bunlara karşı  ortaya çıkan herşeye karşı koyması kaçınılmazdır.


Hasan Ferit Gedik'in, bilgi ve görgüsü ne yazık ki bir aydın seviyesine ulaşamadan katledilmesi, O'ndaki aydın mayasını görmezden gelmemizi gerektirmez. Hasan Ferit, mahallelerinde yozlaşmaya müsaade etmemeleri gerektiğini bilecek kadar bilgi ve görgü; canını ortaya koyup mücadele edecek kadar cesaret sahibiydi. Mahalle forumlarında, sosyal medyada halka bu gerçekleri anlattı. Yeri gelince eylemin içinde yeraldı. Hepimizin öğretmeni oldu.


Tuncel Kurtiz ve Hasan Ferit Gedik'in anıları önünde saygıyla eğiliyorum. 



27 Eylül 2013 Cuma

Acaba Kime Sanatçı Denir?

Tuncel Kurtiz'e...*

Profesyonel müzik hayatımın başlarında bir vatandaşa çalmak için gittiğim barda erkenci olmanın verdiği yalnızlıkla otururken şef garsonun " sanatçıya sorun ne içiyormuş" emriyle toparlandığımı hatırlıyorum. Önümde uzanan masalara göz atmış tarife uygun kimseyi görememiştim. Ya da bahse konu kişiyi tanımıyordum. Garsonlardan biri ne içmek istediğimi sorunca şaşırıp kalmıştım. Gelin görün ki bizim türkü barlar bir gariptir. Gece program bitip sıra para almaya gelince, saatlerdir dolup boşalan onca masaya rağmen "canım, gördün iş yoktu" sözlerini duymuştum. 

Sanatçı'dan "canım, gördün" e uzanan zaman diliminde olup biten bir "iş ilişkisi"nden öte birşey değildir.

Geçenlerde çok değer verdiğim bir ağbimin oğlu için yapılan düğünde mekânın "organizatör"ü olan abla içinse "karınları doyurulması gereken çalgıcılar" olduk.

Bir dost sohbetinde "biz sanatçılar" şeklinde başlayan bir cümle, nereye gideceğine bakılmaksızın kesilir ve ayıplanır. 

TV'de klibi olan herkes otomatikman sanatçı sayılır.

Sol açısından ise "devrime" hizmet eden herkes...

Uzatmadan konuya girmek için başka başka sanatçı türlerini tahmin etmeyi size bırakıyorum.


Galiba başka başka durumlar için hep aynı ifadenin kullanılması söz konusu. "Kötü" demek yerine de, "çirkin" demek yerine de "iyi değil" demek gibi. Beğenilmeyen, kabul görmeyen herkes sanatçı olmadığı yönünde bir tespitle yaftalanıyor. Bu çok kolaycı bir yöntem. Çünkü kişinin kendisinin sanatla olan ilişkisini yadsımasını, sorumluluktan kaçmasını sağlıyor. Oysa sanatçı kavramı sanatla olan bağlantısı koparılmadan ele alınmalıdır. Bir kimsenin sanatçı olup olmadığı sanat üzerinden belirlenmelidir.

Sanatı, sanat felsefesine girercesine ele almadan önce ülkemizdeki sanat algısını belirleyen önemli bir hususu belirtmek isterim.

Ortaokul ve lise seviyesinde İngilizce bilen herkes "artist" ile plastik sanatlar ile uğraşanları, "singer" ile şarkıcıları, "musician" ile müzisyenleri vb. şekilde ifade ettiklerini hatırlayacaklardır. Bizde ise sanatçı haklı olarak sanatın her dalının mensuplarını ifade eder. Ancak... Cumhuriyet aydınlanmacılığı ekonomi politikteki yukarıdan aşağıya örgütlenmenin kültürdeki yansıması şeklinde olduğu için kültür-sanat alanını yukarıda bir yerde konuşlandırır. Sanatçı adaylarını halk çocuklarından seçmesi bu gerçeği değiştirmez. Çünkü onları alır sanatçı yapar ve ekseri burjuva ortamların hizmetine sunar. (Köy enstitülerini ayrı tutmak lazım). Benim buna ülkemizde sanatın gelişmesine katkısı yönünde bir eleştirim yok. Amacım tespit yapmak. Halkın muhattap olduğu sanatçılar radyo ve pavyon sanatçılarıdır. Onlar da her ne kadar halkın içinden çıksalar da zamanla halkı dışında ama üstünde bir yaşam kurmuşlardır. Bu seyir 60'lardan sonra bilinen nedenlerle değişir ve sanatçılar tekrar halkın içine dönerler. Yine bilinen nedenler, ama bu kez 80 Darbesi'nin etkisiyle farklı türden nedenler, sanatçıların toplumdan kopuşlarını hızlandırmış, adeta burjuva sınıfının mensuplarıymış gibi bir hiyerarşi oluşturmuştur.

Buna sanata ve sanatçıya yönelik Anadolu kökenli derinlikli bir bakışın da eklediğimizde  "gerçek sanatçı" kavramının karşımıza çıkmasına şaşırmamamız gerekir.


Sanatın kuramlar tarihine ve kuramlar arası tartışmalara girmeden tarifini yapmak gerekirse; sanat, insanın içinde yer aldığı sistemi (evren, dünya, doğa, toplum vs.) elindeki nesnelere yeni biçimler katıp o nesneleri dönüştürerek yeniden ifade etme "çabasıdır". Nesne dediğimizde sadece kağıt ve boyalar anlaşılmamalı elbette, insan bedeni, ses titreşimleri de buna dahildir. Bu nesneler kendilerinden başka bir şey haline gelirler. Bir resim yapıldığında tuval ya da boya değil resmi görürsünüz. "Çabasıdır" dedim, çünkü eğer "çaba" olmasaydı, muhakkak bir doyum noktası olurdu ve mesela Bach'tan sonra müzik yapmak abes karşılanır, bildik dahileri saymak yeterli olacaksa, Mozart, Beethoven, İsmail Türüt ortaya çıkmazdı. Ya da üçüncüsü kesin yine çıkardı.

Öyleyse sanat için bir takım asgarî gereksinmeler hakkında uzlaşmamız mümkün gibi görünüyor. Nedir onlar?

Sisteme sanatsal gözle bakmak, sistemi sanat eserine dönüşebilecek nesneler ile düşünebilmek ve sistemin basit ya da karmaşık yanlarını (fark etmez) bu nesneleri uygun formlarla işleyerek ifade etme(ye) çalışmak. Tüm bu uğraş içinde kendinden öncekini kendinden sonrakine bağlayabilmek.(Bu daha çok dahiler için geçerlidir)

Ilk iki koşul bana öyle geliyor ki sanat izleyicisi için de geçerlidir. Sanatla içli dışlı oldukça geliştirilebilir.

Konuya böyle yaklaştığımızda sanat eseri ya da sanatçı hakkındaki eleştirel tutumun iyi bir teori ve deneyim ile olgunluk kazanacağını söyleyebiliriz. Şayet başbakan değilseniz bunlara kesinlikle ihtiyacınız olacaktır.

Burada teoriden kasıt, sadece formlar bilgisi değil, insanlık tarihiyle iç içe bir sanat tarihi bilgisidir de. Bir resme baktığımızda belki sanatçının fırça darbelerinin taşıdığı bir takım özellikleri bilmenize gerek olmasa da tablonun dışavurumcu mu yoksa kübist bir ressam tarafından mı yapıldığını anlamamız gerekmektedir. Ancak böylece o tablo hakkında az çok konuşabiliriz. Elbette bu da yetmez. Bahsi geçen tablonun hangi tarihe rast geldiğini, o tarihin belirleyici yanlarını, dönem sanatına etkisini de bilmeliyiz. Ya da bağıra bağıra konuşarak eseri aşağılamalıyız(!)

Gelelim işin sanatçı ile ilgili kısmına. Yukarıda saydığım şartlara uyan hemen herkese sanatçı denmesini , eserleri üzerinden nitelendirilmeleri gerektiğini düşünüyorum. 

En başta ortaya çıkan "kime sanatçı denmez" tartışması en azından benim için bitmiştir.

Özcesi;

Ortada gerçekten yüzyıllardır süren çabayı bir nebze de olsun yansıtmayan şeye sanat eseri denemez. İşi gücü böyle şeyler olan kişiye de çok para kazanıyor diye sanatçı denemez.

* Yazıyı yazdığım gün aramızdan ayrılan büyük usta için ben de muhakkak birşeyler karalayacağım. Ancak içtenlikli acımız bu yazıyı bile paylaşmakta zorlanmama neden olmuşken elim kaleme gitmedi. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.



26 Eylül 2013 Perşembe

Bak Şu Konuşana

Yaldızlı binalarda yalan, riya, insan satışı vs. olur ama sanat olamaz. Yıldızlı binalarda hesap yapanların ufku, dev bilboardları süsleyecek güzellikleri seçecek kadar geniştir. Çırpıntılı denizi yaldızlı camın ardından izleyen insan, ne dalgaların ne de sahilden geçen çocukların seslerini duyabilir. 


Sanat türlü biçimleriyle sokaktadır, tarlada, atölyede, okuldadır.  


Sanat her gece barda değildir. Sanatın gönlü hovarda da değildir. 


Maliyeti, rantı olmaz. 


Dünyaya kasasından bakan da sanattan anlamaz.


Yaldızlı binalarda doğanlar olduğu gibi oralara sonradan gidenler de olabilir. Zamanla oralarda doğanlardan daha da yabancılaşırlar geldikleri yere. 


Geldiği sokaklardan yaldızlı binalara nasıl çıktıklarını unutmadığımız insanlar var. Sokaktakinin hafızası hem derindir, hem de alanı geniştir. Ve konuşma sırası sokaktakine geldiğinde...






25 Eylül 2013 Çarşamba

Gereği Düşünüldü

Blogun adı Orta Sayfa olacaktı. Ancak Blogger kabul etmediği için Orta Sahife adını aldı. Çok yaratıcı değil mi? 

Şimdi nasıl bilmiyorum ama eski politik dergilerin orta sayfaları teorik yazılara ayrılırdı. Kültür, sanat, politik polemikler yapılırdı. Artık politik dergileri takip etmediğim anlaşılmasın. Günümüzde yayıncılık o kadar çok çeşitle karşınıza çıkıyor ki klasik okur yazarlığı aşmaya başlıyorsunuz. Tıpkı bloglar ve blog yazarlığı gibi.

Blog yazarlığı kişisel deneyimlerin aktarıldığı bir alan gibiyse de yaşanılan anın toplumsal resmini çekmeye dönük bir çabayı da içeriyor.

Ben de kendi deneyimlerimden yola çıkarak soyutlamalar yapmaya çalışacağım. Kimse kusura bakmasın. Ne kolay anlaşılır bir dil, ne de karmaşık entelektüel lafızlar kullanacağım. Kendim olacağım.

Konuşmaktan çok dinlemeyi, okumaktan çok yazmayı sevenlerle buluşacağım için heyecanlıyım.

Blog yazarlığı hem yazarlık açısından hem de teknik anlamda uzağımda olduğu için acemiliklerime göz yummanızı istemek zorundayım.

Görselliğe düzene değil içeriğe bakın isterim.