4 Kasım 2015 Çarşamba

Bir Albümün Kısa Hikayesi: Havalanamayan Kuş Kırlangıç

Kuşkusuz yeni bir şey üretip bunu paylaşan her insan için eseri olduğundan daha başka anlamlar taşır. Kimi kendiyle özdeşleştirir, kimi çocuğu gibi görür. Bunun sebebi her eserin arkasında yıllara varan bir emek sürecinin olmasıdır.

Müzikte sadece bestecinin söz yazarının değil, icracıların da emeği bulunmaktadır. Bizim yaş grubumuzda her birimizin ortalama geçmişi yirmi yıl olsa, birkaç asrı bulacak emeğin bileşiminden bahsediyorum.

Bundan üç yıl önce takvimler yine Kasım ayını gösterirken bir kuş havalandırmak istedik. Kuluçkasına kendimiz yatmış, yumurtadan çıktığı andan itibaren özenle bakmış, uçacak seviyeye gelince görücüye çıkarmıştık.

Neler hissediyordum? Belki arkadaşlarım gibi profesyonel bir heyecan yoktu bende. Bildiğiniz korkuydu yaşadığım.

Korku mu?

Yıllardır titizlikle üstünde çalıştığınız “ürünler” paylaşılarak nitelik değiştirecek, birer sanat eseri haline gelecektir. Bunun da ötesinde bir sanat eserini paylaşmak onu sadece beğeniye sunmak değildir. Bunu yaparken kendi iç dünyanızı da açarsınız bir bakıma. Dünyanın ve insanın halleriyle ilgili hislerinizi, düşüncelerinizi açıklarsınız.

Kırlangıç’ın bugüne kadar ki serüveni bu korkumun gereksiz olduğunu gösterdi. Buraya daha sonra geleceğiz. Ben size biraz Kırlangıç’tan bahsetmek istiyorum.

Bütünlüklü bir müzik albümü olarak Kırlangıç 2000’li yılların başlarından çıkarıldığı tarihe kadar süren 12 yıllık çalışmalardan oluşuyor. Bir türkü hariç tamamının bestesi benim, bana ait bestelerin birinin sözü de bir başkasına ait.

Albümde özgün müziğin 90’lı yıllara has hüznünü, ağıtları umuda dair şarkılarla birlikte sunduk.

Ağıtlar herhangi birileri için yazılmış ağıtlar değildi. Biri 19 Aralık Hapishaneler Katliamı için Aralık Ağıtı, biri çocuklarını ısıtamadığından canına kıyan Emine Akçay için Emine'ye Ağıt ve sonuncusu da Kıbrıs’ta İngilizlere karşı ulusal onurla tavır takınan Arap Ali için yazılmış olan  Magosa Limanı’dır.

Umuda çağıran üç eserimiz ise Sabah Şarkısı, Ben Derviş miyim ve Yağmurun Şarkısı oldu.

Albümde deneysel olarak da bir Karl Marks şiirinden bestelenen Özlem’i de unutmayalım.

Haziran Ayaklanması’ndan hemen önce çıkan bir albümün bu ayaklanmanın habercisi olması, açıkçası bende büyük şaşkınlık yarattı.

Ağıtlar ayaklanma öncesini anlatırken, Ben Derviş miyim ve Yağmurun Şarkısı adeta ayaklanma için yazılmış gibidir.

Burada bir öngörüden değil ancak yaşanılan anın doğru anlaşılıp sanatlaştırılmasından bahsedilebilir. Bu açıdan tevazu göstermek istemiyorum. Sanatçılığın evrensel gereklerinden birini yerine getirmişim. Ama bu yaklaşımı bana kazandıran ailemize de buradan selam etmekten gocunmuyorum.

Albümde besteler ve düzenlemelere yaklaşım hakkındaki fikirler dışında biçimsel bir katkım olmadı. Her biri ileride adından çokça söz ettirecek iyi müzisyenlere emanet ettim şarkılarımı. Biçimsel arayışlara gerek kayıt tecrübesizliği, gerekse düşüncelerimin olgunlaşmamasından kaynaklı olarak bu albümde yönelmedim. Kaldı ki mevcut durumda arkadaşlarımın en iyisini yapacaklarını biliyordum. Öyle de oldu. Beşer parçaya hayat veren Sinan Cem Eroğlu ve Toylan Kaya kendi alanlarında şimdiden çok önemli yerlerdeler ve artık benim gibi tanınmamış kimselerle değil, önemli isimlerle çalışıyorlar.

Sanatın dağınık,  şehir hayatının birbirinden kopuk, modern insanın bireysel tutumu nedeniyle günümüzde yeni eserler ortaya koymak oldukça güç. Kaderin piyasa kuralları tarafından yazıldığı bir alan olan müzikte ise “çıkış” yapmadan mütevazı bir sunum dipsiz bir kuyuya bağırmakla eş anlamlı.

Sponsorsuz, klipsiz, tv programsız bir albüm çalışması hiç başlamamıştır. Öyle ki aradan üç yıl geçmesine rağmen bunlar olmadığı için dağıtımı yapılmamış, yani fiilen çıkmamış bir albümden bahsediyoruz.
Bununla ilgili olarak, günümüz sanatını irdeleyen şu yazıyı yazmıştım: SANATÇI VE KAPİTALİZM ARASINDA SOĞUK SAVAŞ (VE SAVAŞIN SEVİMLİ YÜZÜ ÜNLÜ FETİŞİZMİ)

Buna bir de ülkede toplumsal başkaldırının ve bunun şiddetle ezilmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni acıların artarak sürmesini ekleyin. Tam da bunlara dokunan eserlerin bile geri planda kalması normal değil mi? Ben, benim durumumu içinden çıkılmaz bir hale getirmiş olsa da, bunu çok normal görüyorum. Zerre üzülmüyorum.

Toplumsal başkaldırıların iyi gittiği zamanlarda popülist sanatçılar ortaya çıkar ve bu durumdan nemalanmak isterler. Bu başkaldırının hiçbir yerinde olmayıp sözlerini değiştirdikleri şarkılarla vs. isim yapmaya çalışırlar. Şehitlerin isimlerine türküler söylerler. Öyle hızlıdırlar ki Ali İsmail şehit düşer, klip hazırdır bile. Ama katillerden hesap sorulan hiçbir mahkemede yokturlar.

Benim Magosa Limanı’nı paylaşmaya buradan “yürümeye” içim el vermedi. Üstelik 8 ay önce yapmışken. Dahası ayaklanma ile ilgili yazdığım dolayısıyla herhangi bir albümde bulunmayan koçaklamayı da birkaç demokratik kitle örgütü etkinliği dışında okumadım. Arkadaşlarımın yer yer eleştiriye varan ısrarlarına rağmen…

İşte benim için sabahı, baharı ve sonsuz umudu ifade eden Kırlangıç bir türlü havalanamadı. Hani en yükseğe uçmasını da istemedik hiç. Ama sesini kulaktan kulağa, kalpten kalbe ulaştırsın istedik.

Şimdilik satın alma opsiyonlu platformlarda, dinlemek için  youtube ve dailymotion’da, hatta beleş indirmek için de bir iki forumda tünemiş halde bekliyor: Buyrun

Ben mi? Ben emekçi müzisyenim çağıran olursa gidip çalıyorum ve yeni şarkılar yapmaya devam ediyorum. Hayat devam ediyor. Ben neden durayım?

Not: Piyasanın cilvesine bakın ki, sizlere bağlantı sunmak için ttnetmüzik'e baktığımda albümün kaldırılmış olduğunu gördüm. Kırlangıç'a üçüncü yılında kış denmiş. Ah benim kolu kanadı kırık kuşum.





3 Ekim 2014 Cuma

SANATÇI VE KAPİTALİZM ARASINDA SOĞUK SAVAŞ (VE SAVAŞIN SEVİMLİ YÜZÜ ÜNLÜ FETİŞİZMİ)


Sadece Türkiye’de değil kapitalist dünyanın tamamında sanat yapabilmeniz için onun pazar ilişkilerine girebilmeniz gerekir. Bunun için ne kadar az sanatsal olursanız o kadar iyidir. Bunun ilk nedeni pazarda anlaşılır olma zorunluluğudur. Anlaşılır olmak, tüketilir olmaktır. Yoksa yüksek sanat eleştirisi değildir bu. Sanat topluma aittir ve onu anlaşılır kılan kendi tarihidir. Diğer nedeni ise sanatın doğası gereği sistem dışında, giderek karşısında konumlanmasıdır. Bu da onun gerçeklikle olan ilişkisinden kaynaklanıyor. Kapitalizm, bu işi de pazarın insan doğasına aykırı olan kurallarına bırakmıştır. Böylece kültür endüstrisi de denilen, sanatla özünde biçimsel bir ilişki dışında bağı olmayan, hatta az evvel saydığımız özelliklere kaynaklık eden bir canavar yaratmıştır. Bu canavar, enflasyon canavarı gibi kapitalizmin temel çelişkilerini gizleyen uydurma bir canavar değildir. Çünkü duyularımızın işlediği her an ve her yerde kendisini dayatır. Bunu türlü biçimlerde yapar. Sanat dendiğinde bu canavar, “yıldız sistemidir”. Mümkün olsa bütün sanat dalları kategorik olarak “entertaintment” (ağırlama, eğlence, alem) sektörü içine dahil edilir.
Yıldız sistemi, iletişim gücü ile, yani medya gücü ile, yani para ile idealleştirilmiş “iş” yaratır. Yıldız şarkıcı ne söylerse güzeldir. Bu algı bombardımanı toplumda ünlü fetişizmine neden olur. Çünkü emeğin karşılığı başarıdır. Başarı ise ünle ölçülür. Ün ve paranın yan yana olması da kapitalist bir zorunluluktur. Emeklerinin karşılığını alamayan, “yerinde sayan” kitleler için ünlülerle özdeşlik kurmak, sınıf atlama şansını diri tutmanın bir biçimidir.  Pratikte olan ise tam tersidir: Para ile pek çok “emek” (işinin ehli profesyoneller) bir araya getirilir, pazara uygun bir “iş” kotarılarak klasik pazarlama teknikleri ile “güzel” olarak işlenir (pazara sürülen her yeni ünlü, burjuva medyanın haber bültenlerinde yeni açılmış hayvanat bahçesindeki yavru hayvancıklarla aynı kuşakta yer alır), “marka değeri” yaratılır ve başarı algısı pekiştirilir. Görüldüğü gibi plastik sanatlar gibi doğrudan yetenek ve birikim gerektirmeyen alanlarda bu hiç de zor değildir.
Oysa sanat, sanatçıların şu ya da bu noktaya erişmek için yaptıkları bir şey değildir. Sanatçılar sanatlarını belli bir amaç için yapmazlar. Tıpkı çocukların oyun oynaması gibi. Bu karşılaştırma sanatçılar ile sanatçı olmayanlar arasındadır. Sanatçının sosyalist ya da liberal olması yarattığı eserin içeriği ve tuttukları yolla ilgilidir. Spekülatif bir yaklaşımla diyebiliriz ki, ilki “sanat merkezli” bir anlayışa sahip olmasa da pazara karşı olduğu için sanatı temsil eder; ikincisi “sanat merkezli” olduğunu iddia etse de, pazarı kabul ettiği için giderek sanata yabancılaşır.  Ama sanat yapma güdüleri aynıdır.
Ünlü fetişizminin toplumun estetik tavırdan kaçınabilmesini sağlaması, yeni sanat eserlerinin ortaya çıkmasını engellemektedir. Çünkü birazdan değineceğimiz gibi, pazar kurallarında boşluklar bularak ilerleyen her yeni eser, o topluma ait kültürün kendi estetik normlarıyla değil, ünlülerin pratiği ile değerlendirilir. Böylece kapitalizm kendi “sanatını” güvence altına almıştır.
Şimdilik soluklanalım ve ünlü fetişizminin bir biçimini tespit edelim. Böylece onun etki alanının genişliğini de kavrayabileceğiz. Örneğimiz anti-kapitalist cenahtan olacak. Ülkemizde yeni yeni gelişen entertainment sektörü yukarıda özetlediğimiz yöntemini yerelci akımları da ön plana çıkararak sürdürmektedir. Müzik, toplumun fırsat bulduğu anda deneyimlediği bir sanat dalıdır. Bizim gibi sözlü kültürden görsel kültüre direkt geçen, yani yazılı kültür aşamasını görmemiş (daha bilimsel bir ifadeyle kapitalizmin yukarıdan ve çarpık inşası nedeniyle feodal döneme ait kültürel birikimi aynen kapitalizme taşımış) bir ülkede, toplumdaki neredeyse biricik sanatsal faaliyet müziktir. Emekçi kitlelerin köylerinden vazgeçmemiş ikinci ya da üçüncü kuşaklardan oluşması, yerel müziklerine olan ilgilerini diri tutmuştur. Kuşkusuz emperyalizmin kültür politikalarına büyük ölçüde set oluşturan bu olgu, diğer taraftan sistemin kendini yereller üzerinden yenilemesi için de iyi bir zemindir. Nitekim kapitalistler “fırsatları” değerlendirmeyi iyi bilirler: Özünde burjuva medyada yayınlanan bir pop şarkısı kadar içeriksiz ve hatta arabesk şarkılar kadar geri içeriğe sahip bu tarz (yerelci) müzikler de geniş kitlelerce kabul görmüştür. Solun kültür politikasını sınıfsal değil, popülist saiklerle belirlediği bir ortamda, politize olmuş kitlelerin de bu tarz yerelci akımlardan etkilendikleri görülmektedir. Sol için mitinge, ya da herhangi bir etkinliğe insan taşımanın en kolay yolu halkına –şimdilik- yabancılaşmamış yerelci ünlüleri çağırmaktır. Bu da kuşkusuz ünlü fetişizmini besler. Hem halkın gözünde içeriksizliği olumlar, hem de düğün salonunda konser vermeyi kendine yediremeyip, halkın çoğunluğunun gidemeyeceği Jolly Jokerlerde sahne alan ünlüyü meşrulaştırır: “X bir sol yapının etkinliğinde çıkıp üç şarkı söyleyen sanatçı(?) ‘yı ancak maaşınızın üçte birine dinleyebilirsiniz. Çünkü o duyarlı bir arkadaşımız(!)”
Ünlü olmamış sanatçı, “hâşâ” sanatçıdır. Yani kendini bu şekilde tanımlayamaz. Eserleri daha en baştan eksiktir. Eleştirilmeye mahkûmdur. Bu eleştiri, belirli bir birikim gerektiren biçim meselesinde de olabilir, ondan daha az ilgi uyandıran içerik meselesinde de. Kuşkusuz eleştiri olumluluktur ve ilerletir. Ama bilimsel olması kaydıyla! Bilimselliğin sanat söz konusu olduğunda rafa kalkması, estetik, sanat felsefesi ve sanat tarihi alanlarına uzak olunmasından daha çok, ele alınan ilk kişinin ünlü olmaması, ikinci kişinin de zaten rüştünü ispatlamış(?) bir ünlü(!) olması nedeniyledir. Çünkü ünlü olmayan sanatçı, sanatçı değil, olsa olsa “sanat sepet işleriyle uğraşan” birisidir. “Dolayısıyla onun yarattığı kadar ben de yaratabilirim.” Ve “dur biraz bu resim benim hiç hoşuma gitmedi. Neden ağaçlar belirgin değil? Olmamış!” “Ama ben izlenimciliğe öykündüm” “Ben anlamam izlenimcilik falan!”
Bütün bunlar ünlenmedikleri müddetçe her sanatçının sorunudur. Bu sorun sanatçıyı üç şekilde etkiler:
1) Eserlerin nesnel estetik eleştirisini alamama: Yaratım sürecinde eksiklik
2) Eserlerin toplum karşısına çıkmasında gecikme: Sanatı tamamlayamama
3) Geçim sıkıntısı: Yeni eser yaratacak koşulların “ekonomik zorla” ortadan kalkması
Sanatçı kişilik için bunların hiçbiri yaratma arzusunu ortadan kaldıracak kadar güçlü değildir. Çünkü sanatçı için yaratmanın amacı yoktur. Nasıl ki çocuklar her koşulda oynayacak oyunlar türetebilirler, sanatçılar da sanatlarından geri durmazlar. Toplumun genelinde vah vahlanmalarının temel nedeni budur.
Şimdi ünlü fetişizminin kapitalizmin günümüzde ulaştığı farklı bir boyutuyla ele alalım. Marks’ın yaşadığı dönemde var olmayan teknik imkânların yarattığı yeni metaların incelenmesi gerekmektedir. Müzik üzerinden devam edelim:
Aslında kapitalist için müziğin ne olduğu ekonomik anlamda çok da önemli değildir. Özünde eser sahibi anlamında müzisyen ile yapımcı-kapitalist arasındaki ilişki aracılık ilişkisidir. Yapımcı-kapitalist bir değişim-değeri hesabında müzisyenin emeğini sömürürken diğer yandan başka bir pazardan artı-değer çalmaya çalışır. Toplumsal emekten.
Toplumsal emeğe geçmeden önce eser sahibi müzisyenin nasıl sömürdüğünü kabaca irdeleyelim. Bu örnek, baskı teknolojisinin yaygınlaşmasıyla birlikte edebiyat alanındaki durumu içermektedir.
Kendi bestelerini yorumlayacak bir sanatçı, şu ya da bu yolla belirli bir izleyici kitlesine –pazar gücüne- sahip değilse, albümünün çıkması için gerekli ödemelerle karşı karşıya kalır. Stüdyo kirası, müzisyen ücreti, cd-kartonet masrafı, yasal ödemeler, dağıtımcı komisyonları, klip ve reklam bütçesi vb. Yapımcılar, tüm bu bütçeyi şişirerek sunmakla kalmazlar, çoğunluğu buna ek olarak sanatçının kendi cd’lerinden belirli bir miktarda satın almasını da şart koşarlar.
Bu da sanatçıları sponsor bulmaya zorlar. Yapımcılarla yapılan görüşmelerde ilk sorulan sorulardan biri telif ödenip ödenmeyeceği iken diğeri ve en önemlisi sponsor desteği olup olmayacağıdır. Bu da sanatçıyı kapitalist ilişkilere zorlamaktadır.
Gelelim yapımcıların çalınan toplumsal emekten pay alma kaygılarına:
Cd’ler, cd çalarlar, mp3 çalarlar, kartonetler, reklam pazarı… Bunların her biri başka kapitalistlerin üretim alanlarıdır. Artı-değer sömürüsü buradadır. İşte ünlü fetişizmi bu pazarlar için üretimi mümkün kılar. (Ayrıca birer araç gibi görünen metalardaki artı-değeri bir kez de sanat ambalajıyla maskeler.)
Müzisyen eserlerini tek başına ve pazar için değil, sanat için üretir. Marks, sanatın üretken olmayan emek oluşunu, onun sanat için üretilmesine bağlar. Bu ürünlerin pazara girişleri, sanatın paylaşılması ve sanatçının geçimi için kapitalist üretim koşullarında bir zorunluluktur. Her bir sanat eseri için ortalama toplumsal emek-zamanı hesaplamanın imkânsızlığı ise bir sonuç değil, bu durumun nesnel kanıtıdır. Savımızı çürütmesi pahasına araştırılması zorunlu bir olgudur.
Diğere tarafta, pazarın ünlüleri için durum çok farklıdır: Onlar zaten arkalarında üretken-emek yaratan onlarca profesyonel sanat insanı ile çalışmaktadırlar. Hepsinin amacı tüm bu paylaşım araçlarının çok daha fazla satması için gerekli olan kullanım-değerini yaratmaktan başka bir şey değildir. Pazar ünlüsü bir zorunluluktur ve marka olabildiği ölçüde bu sömürüden olanca payı alabilmektedir. Aslında yöntem basittir. Dijital haklar sayesinde satışlardan pay alınır, büyük konserlerde de halktan. Bu arada bu ünlülerin marka olabilmeleri için kendi küçük görünmez şirketlerinin patronu olduklarını ve özel ekiplerini de sömürdüklerini atlamayalım.
Bir tarafta estetik değer anlamında bir kullanım-değeri, diğer tarafta ise kullanım değeri yaratmak için tamamlayıcı bir yarı meta.
Sanat, üretken olmayan emek içermesi nedeniyle kapitalizm içinde özerk bir alandır. Bu yüzden sermaye-emek çelişkisi talidir. Kapitalizmin kültür endüstrisi/entertainment sektörü ya da zayıf bir ifade ile kültürel pazar ile kendi kurallarını geçerli sayması bu özerkliği tecrite ve marjinalliğe dönüştürür. Sanatçı, kapitalistlerin değil, sanatın “hizmetinde” olduğu müddetçe, her an kapitalizmin türlü düşmanlıklarıyla yüzleşmek durumundadır. Sanatın tamamlanması, onun paylaşılmasına, toplumla, sanat izleyicisiyle buluşmasına bağlıdır. Öyleyse bu da sanatçı ile kapitalizm arasındaki temel çelişkidir. Ama bu temel çelişkinin çözümü, sanatçılar için tali, toplum için temel olan çelişkinin çözümüne, sermaye-emek çelişkisinin çözülmesine bağlıdır.
Bir an için yazılımları da içine alan “fikri üretim”in olmadığını düşünelim. Bunca bilgisayar, dijital oynatıcılar, hatta akıllı telefonlar ne olurdu? Ya da tersten bakalım. Kapitalizm bize bu imkânı yaratmasaydı yeni eserler topluma nasıl mal olurdu?

Kapitalizm üretimi toplumsallaştırarak sömürüyü azgınlaştırırken kendi içinden çıkacak olan sosyalizmin koşullarını nasıl yarattıysa, sanatı biçimsel bir yarı-meta olarak yeniden üretip kullanım-değerlerini yarattığı teknik araçlar sayesinde sanatın topluma daha hızlı geçmesinin de koşullarını yarattı. Marksistler sosyalizmin koşullarının kapitalizm içinde oluşmaya başladığını tespit ederek, tarihi kendi haline bırakmadılar. Tarihe müdahil oldular. Giderek tarihi değiştiren oldular. Sanatçıların da sanatsal saiklerle de olsa kendi durumlarına müdahil olma zamanları geldi de geçiyor. Yeter ki ünlü fetişizminin rüzgârıyla yarattıkları aşağılık komplekslerinden kurtulup bireyciliği bir kenara bıraksınlar. 

29 Ekim 2013 Salı

Tuncel Kurtiz'den Hasan Ferit'e Aydın Olmak Üzerine


Evvela, kendimi terminoloji sevenlerinin hedefi yapmak pahasına çoğunuza yanlış gelmesi gereken bir ayrım yapmak istiyorum. Entelektüel ve aydın'ı iki ayrı dilde birbirini karşılayan sözcüklermiş gibi değil de, Türkçe'de iki farklı kavrammış gibi kullanacağım. Bu ayrım aslında ülkemizdeki günlük dilde vardır. Günlük dildeki her yanlışı alıp bir makalede kullanmak elbette absürt olur. Aydın kavramının yoz biçimine yönelik yeni bir sözcük bulana kadar bir takım yanlışları kabul etmek zorundayız. Sözgelimi halkın entel şeklinde ifade ettiği kişiler bizim yazımızda ele alacağımız entelektüelin eline su dökemezler. Çünkü entel, aslında eksik bilgi ve görgüsüne rağmen çokbilmişlik yapan, daha çok biçimci, varlığını toplumla olan yapay bir zıtlıkla gerçekleştirmeye çalışan ham 

insanı ifade eder. Entel dantel ise gerçekten de mayasında entelektüellik bulunan çok okuyan, olaylara farklı bakış açıları getiren ve sadece bu yönüyle halka farklı gelen insanlar için kullanılır. Daha aşağılayıcı bir ifadenin kullanılması şu açıdan şaşırtıcı değildir: halkın "entel dantel konuşma" dediği insanlar halkın içindedirler, entellerse halkın olmadığı mekânları tercih ettiklerinden -genelde de sanatçı olduklarını sanıp öyle davrandıklarından- halkça kendi hallerine bırakılmışlardır.


    Doğan Hızlan



Peki entelektüel derken kimleri kastedelim?


Entelektüel, öncelikle gerçek bir bilgi ve görgü sahibidir. Bilgi ve görgü kuşkusuz çok okumaktan ama boş okumamaktan gelir. İnsanlığın ortak mirası olan kültür, sanat ve edebiyatı tarihselliği içinde kavramıştır. Öte yandan kişileri, kuramları ve eserleri hem tekil hem de birbirleriyle ilişkilendirerek taşıyan ciddi bir hafızaya sahiptir. Bunun yanında entelektüel, çalışkandır. Asla bir Oblomov olmaz. Alanında pratiğe geçirmek istediği herşeyin üstesinden gelir. Yazarlıkta, akademisyenlikte, sanatta vs. muhakkak katkıları olur. 


Yazının başında entelektüelin aydının yozlaşmış hali olduğunu söyledim. Dikkatli bir okuyucunun bu güzel meziyetlerden ne gibi bir yozlaşma emaresi çıkardığımı sorması kaçınılmazdır.


Yozlaşma kavramını ben şu ya da bu ahlâki tutuma aykırı olan ve ya onu tahrip eden düşünce ve eylemlere bağlamıyorum. Yozlaşma, insanlığın derin köklerine inilerek, toplumlar için ortak değerler üzerinden belirlenmelidir. 


İnsanlığın ortaya çıkışından bugüne nasıl bir değer vardır ki değişmemiş olsun?


Sınıflı ya da sınıfsız toplum olması farketmez, insanlığın ortak değeri dayanışmadır. Bir insan tek başına koca bir ormanda yok olur. Ama dayanışma içindeki örgütlü bir insan topluluğu o ormana sahip olur. Sınıflar da aynı temel zorunlulukla biçimlenir. Sömürenler arasında da alt sınıflara karşı dayanışma ve sömürülenlerden daha güçlü bir örgütlenme vardır.


Bireyciliğin burjuvazi tarafından ön plana çıkarılması ilk önce emekçi kitleleri bu değerden uzaklaştırmak, kaçınılmaz olanı, tarihin akışını geciktirmek içindir. Burada kapitalizmin doğası gereği üretici güçleri çok daha büyük kitleler halinde birleştirmesi ile ortaya çıkan bir çelişki de vardır deyip geçelim.


    Hilmi Yavuz



Yozlaşmanın bu en temel biçimi en uç cinsel sapkınlıklardan daha tehlikelidir. 


Entelektüel kendini sınıflar üstü görür. Kendini toplumun dışında ama tarihin de şekillendiricilerinden kabul eder. Kapitalist sistem kendi için açık tehdit oluşturana kadar entelektüele sesini çıkarmaz ama en ufak bir tehlike sezdiğinde ekonomik, hukuki ya da zorbaca yollarla baskı oluşturur. Entelektüel sınırlarını bazen zorlasa da, hatta bunu ahlâki bir zorunluluk olarak görse de, sistemi reforme etmeyi önerir, topluma bu yönde telkinde bulunur. Entelektüelin çok büyük yıkım getiren savaş gibi durumlar da dahil olmak üzere insanlığın düşmanı olan sorunların temel nedeninin sistem olduğunu görmez. Entelektüel, insanlığın gelişimini tarihselliği içinde kavramıştır ama onun değişim yasasını anlamamıştır. Bu yüzden dün ve bugün arasındaki bağ ile yarın'ın ilişkisini göremez. Yani çarpık bir kavrayışı olduğu da ortadadır. Dolayısıyla yarın ne olacağını yakın tarihle izah etmeye çalışır. Gerçekte insanlığa samimiyeti ile nesnel bir katkı sunarken, öznel olarak tarihin akışına zıt hareket eder. Kendisi dışındaki kimseyle, çıkar ilişkisi olmadıkça dayanışmaya girmez. Toplumda infial yaratacak devlet uygulamaları karşı bir metne -o da varsa- imza atmayı yeterli görür. Entelektüel, kendi imzasını eylemin içinde yeralmasına gerek bırakmayacak kadar önemli görür. 


    Tuncel Baba



Aydın ise yukarıda eksik biçimde özetlediğimiz yozlukla çelişki yaşar. Eylemin içinde, dayanışmanın öznesidir. O müthiş deyimin altını çizmek gerekirse "elini taşın altına koyar". İnsanlığa zarar veren sorunların kaynağına açıktan tepki koyar. Toplumun geri bırakılmışlığı karşısında tepeden bakan olmaktansa toplumun içinde ve önünde, onu geri bırakan sisteme karşı bayrak açar. 


Tuncel Kurtiz, bilgi ve görgüsüyle, son yüzyılın en birikimli aydınlarındandır. Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz gibi önemli entelektüellerin aksine birikimini halkla doğrudan paylaşmış ve sanatını halkın içinde yapmıştır. Halkın öğrencisidir. Tuncel Kurtiz'in hayatı boyunca neler çektiği ile ilgili şimdilik pek bir bilgimiz yok. Açık faşizm koşullarında yeraldığı filmler, katıldığı etkinlikler ve bunları anlatırken duyduğu heyecan, verdiği ümit gözönüne alındığında sistemin ekonomik, hukuksal ve zorbaca baskılarının aydın üzerinde "kışkırtıcı" bir etki yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Yakın gelecekte Tuncel Hoca ile ilgili biyografik yayınlar yapıldıkça, hayat hikayesinden çıkaracağımız derslerle gerçek birer aydın olmanın adımlarını atabiliriz.


    Hasan Ferit Kardeşimiz


Ve... Aydın Olamadan Aydın Olan Çocuk; Hasan Ferit Gedik


Küçücük çocuğun kocaman yetişkinlere verdiği derse bakın! 


Uyuşturucu çetelerinin yoksul mahallelere musallat olmalarını/edilmelerini yozlaşma sorunu olarak görüp tavır alıyor. Biliyoruz ki, uyuşturucu, fuhuş, kumar vb. çürümeler emekçi kitleler içinde bireyciliği arttırır, dayanışma duygusunu ortadan kaldırır. Bunların hiçbiri kişi hak ve özgürlüğü bakımından ele alınamaz. Bu kuşkusuz insanlığın ortak değerlerine sahip çıkan aydınlar için böyledir. Sistemin yok etmeye çalıştığı değerlere sahip çıkmak, hatta onları daha ileri seviyelere taşımak gibi bir görev varken, bunlara karşı  ortaya çıkan herşeye karşı koyması kaçınılmazdır.


Hasan Ferit Gedik'in, bilgi ve görgüsü ne yazık ki bir aydın seviyesine ulaşamadan katledilmesi, O'ndaki aydın mayasını görmezden gelmemizi gerektirmez. Hasan Ferit, mahallelerinde yozlaşmaya müsaade etmemeleri gerektiğini bilecek kadar bilgi ve görgü; canını ortaya koyup mücadele edecek kadar cesaret sahibiydi. Mahalle forumlarında, sosyal medyada halka bu gerçekleri anlattı. Yeri gelince eylemin içinde yeraldı. Hepimizin öğretmeni oldu.


Tuncel Kurtiz ve Hasan Ferit Gedik'in anıları önünde saygıyla eğiliyorum. 



27 Eylül 2013 Cuma

Acaba Kime Sanatçı Denir?

Tuncel Kurtiz'e...*

Profesyonel müzik hayatımın başlarında bir vatandaşa çalmak için gittiğim barda erkenci olmanın verdiği yalnızlıkla otururken şef garsonun " sanatçıya sorun ne içiyormuş" emriyle toparlandığımı hatırlıyorum. Önümde uzanan masalara göz atmış tarife uygun kimseyi görememiştim. Ya da bahse konu kişiyi tanımıyordum. Garsonlardan biri ne içmek istediğimi sorunca şaşırıp kalmıştım. Gelin görün ki bizim türkü barlar bir gariptir. Gece program bitip sıra para almaya gelince, saatlerdir dolup boşalan onca masaya rağmen "canım, gördün iş yoktu" sözlerini duymuştum. 

Sanatçı'dan "canım, gördün" e uzanan zaman diliminde olup biten bir "iş ilişkisi"nden öte birşey değildir.

Geçenlerde çok değer verdiğim bir ağbimin oğlu için yapılan düğünde mekânın "organizatör"ü olan abla içinse "karınları doyurulması gereken çalgıcılar" olduk.

Bir dost sohbetinde "biz sanatçılar" şeklinde başlayan bir cümle, nereye gideceğine bakılmaksızın kesilir ve ayıplanır. 

TV'de klibi olan herkes otomatikman sanatçı sayılır.

Sol açısından ise "devrime" hizmet eden herkes...

Uzatmadan konuya girmek için başka başka sanatçı türlerini tahmin etmeyi size bırakıyorum.


Galiba başka başka durumlar için hep aynı ifadenin kullanılması söz konusu. "Kötü" demek yerine de, "çirkin" demek yerine de "iyi değil" demek gibi. Beğenilmeyen, kabul görmeyen herkes sanatçı olmadığı yönünde bir tespitle yaftalanıyor. Bu çok kolaycı bir yöntem. Çünkü kişinin kendisinin sanatla olan ilişkisini yadsımasını, sorumluluktan kaçmasını sağlıyor. Oysa sanatçı kavramı sanatla olan bağlantısı koparılmadan ele alınmalıdır. Bir kimsenin sanatçı olup olmadığı sanat üzerinden belirlenmelidir.

Sanatı, sanat felsefesine girercesine ele almadan önce ülkemizdeki sanat algısını belirleyen önemli bir hususu belirtmek isterim.

Ortaokul ve lise seviyesinde İngilizce bilen herkes "artist" ile plastik sanatlar ile uğraşanları, "singer" ile şarkıcıları, "musician" ile müzisyenleri vb. şekilde ifade ettiklerini hatırlayacaklardır. Bizde ise sanatçı haklı olarak sanatın her dalının mensuplarını ifade eder. Ancak... Cumhuriyet aydınlanmacılığı ekonomi politikteki yukarıdan aşağıya örgütlenmenin kültürdeki yansıması şeklinde olduğu için kültür-sanat alanını yukarıda bir yerde konuşlandırır. Sanatçı adaylarını halk çocuklarından seçmesi bu gerçeği değiştirmez. Çünkü onları alır sanatçı yapar ve ekseri burjuva ortamların hizmetine sunar. (Köy enstitülerini ayrı tutmak lazım). Benim buna ülkemizde sanatın gelişmesine katkısı yönünde bir eleştirim yok. Amacım tespit yapmak. Halkın muhattap olduğu sanatçılar radyo ve pavyon sanatçılarıdır. Onlar da her ne kadar halkın içinden çıksalar da zamanla halkı dışında ama üstünde bir yaşam kurmuşlardır. Bu seyir 60'lardan sonra bilinen nedenlerle değişir ve sanatçılar tekrar halkın içine dönerler. Yine bilinen nedenler, ama bu kez 80 Darbesi'nin etkisiyle farklı türden nedenler, sanatçıların toplumdan kopuşlarını hızlandırmış, adeta burjuva sınıfının mensuplarıymış gibi bir hiyerarşi oluşturmuştur.

Buna sanata ve sanatçıya yönelik Anadolu kökenli derinlikli bir bakışın da eklediğimizde  "gerçek sanatçı" kavramının karşımıza çıkmasına şaşırmamamız gerekir.


Sanatın kuramlar tarihine ve kuramlar arası tartışmalara girmeden tarifini yapmak gerekirse; sanat, insanın içinde yer aldığı sistemi (evren, dünya, doğa, toplum vs.) elindeki nesnelere yeni biçimler katıp o nesneleri dönüştürerek yeniden ifade etme "çabasıdır". Nesne dediğimizde sadece kağıt ve boyalar anlaşılmamalı elbette, insan bedeni, ses titreşimleri de buna dahildir. Bu nesneler kendilerinden başka bir şey haline gelirler. Bir resim yapıldığında tuval ya da boya değil resmi görürsünüz. "Çabasıdır" dedim, çünkü eğer "çaba" olmasaydı, muhakkak bir doyum noktası olurdu ve mesela Bach'tan sonra müzik yapmak abes karşılanır, bildik dahileri saymak yeterli olacaksa, Mozart, Beethoven, İsmail Türüt ortaya çıkmazdı. Ya da üçüncüsü kesin yine çıkardı.

Öyleyse sanat için bir takım asgarî gereksinmeler hakkında uzlaşmamız mümkün gibi görünüyor. Nedir onlar?

Sisteme sanatsal gözle bakmak, sistemi sanat eserine dönüşebilecek nesneler ile düşünebilmek ve sistemin basit ya da karmaşık yanlarını (fark etmez) bu nesneleri uygun formlarla işleyerek ifade etme(ye) çalışmak. Tüm bu uğraş içinde kendinden öncekini kendinden sonrakine bağlayabilmek.(Bu daha çok dahiler için geçerlidir)

Ilk iki koşul bana öyle geliyor ki sanat izleyicisi için de geçerlidir. Sanatla içli dışlı oldukça geliştirilebilir.

Konuya böyle yaklaştığımızda sanat eseri ya da sanatçı hakkındaki eleştirel tutumun iyi bir teori ve deneyim ile olgunluk kazanacağını söyleyebiliriz. Şayet başbakan değilseniz bunlara kesinlikle ihtiyacınız olacaktır.

Burada teoriden kasıt, sadece formlar bilgisi değil, insanlık tarihiyle iç içe bir sanat tarihi bilgisidir de. Bir resme baktığımızda belki sanatçının fırça darbelerinin taşıdığı bir takım özellikleri bilmenize gerek olmasa da tablonun dışavurumcu mu yoksa kübist bir ressam tarafından mı yapıldığını anlamamız gerekmektedir. Ancak böylece o tablo hakkında az çok konuşabiliriz. Elbette bu da yetmez. Bahsi geçen tablonun hangi tarihe rast geldiğini, o tarihin belirleyici yanlarını, dönem sanatına etkisini de bilmeliyiz. Ya da bağıra bağıra konuşarak eseri aşağılamalıyız(!)

Gelelim işin sanatçı ile ilgili kısmına. Yukarıda saydığım şartlara uyan hemen herkese sanatçı denmesini , eserleri üzerinden nitelendirilmeleri gerektiğini düşünüyorum. 

En başta ortaya çıkan "kime sanatçı denmez" tartışması en azından benim için bitmiştir.

Özcesi;

Ortada gerçekten yüzyıllardır süren çabayı bir nebze de olsun yansıtmayan şeye sanat eseri denemez. İşi gücü böyle şeyler olan kişiye de çok para kazanıyor diye sanatçı denemez.

* Yazıyı yazdığım gün aramızdan ayrılan büyük usta için ben de muhakkak birşeyler karalayacağım. Ancak içtenlikli acımız bu yazıyı bile paylaşmakta zorlanmama neden olmuşken elim kaleme gitmedi. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.



26 Eylül 2013 Perşembe

Bak Şu Konuşana

Yaldızlı binalarda yalan, riya, insan satışı vs. olur ama sanat olamaz. Yıldızlı binalarda hesap yapanların ufku, dev bilboardları süsleyecek güzellikleri seçecek kadar geniştir. Çırpıntılı denizi yaldızlı camın ardından izleyen insan, ne dalgaların ne de sahilden geçen çocukların seslerini duyabilir. 


Sanat türlü biçimleriyle sokaktadır, tarlada, atölyede, okuldadır.  


Sanat her gece barda değildir. Sanatın gönlü hovarda da değildir. 


Maliyeti, rantı olmaz. 


Dünyaya kasasından bakan da sanattan anlamaz.


Yaldızlı binalarda doğanlar olduğu gibi oralara sonradan gidenler de olabilir. Zamanla oralarda doğanlardan daha da yabancılaşırlar geldikleri yere. 


Geldiği sokaklardan yaldızlı binalara nasıl çıktıklarını unutmadığımız insanlar var. Sokaktakinin hafızası hem derindir, hem de alanı geniştir. Ve konuşma sırası sokaktakine geldiğinde...






25 Eylül 2013 Çarşamba

Gereği Düşünüldü

Blogun adı Orta Sayfa olacaktı. Ancak Blogger kabul etmediği için Orta Sahife adını aldı. Çok yaratıcı değil mi? 

Şimdi nasıl bilmiyorum ama eski politik dergilerin orta sayfaları teorik yazılara ayrılırdı. Kültür, sanat, politik polemikler yapılırdı. Artık politik dergileri takip etmediğim anlaşılmasın. Günümüzde yayıncılık o kadar çok çeşitle karşınıza çıkıyor ki klasik okur yazarlığı aşmaya başlıyorsunuz. Tıpkı bloglar ve blog yazarlığı gibi.

Blog yazarlığı kişisel deneyimlerin aktarıldığı bir alan gibiyse de yaşanılan anın toplumsal resmini çekmeye dönük bir çabayı da içeriyor.

Ben de kendi deneyimlerimden yola çıkarak soyutlamalar yapmaya çalışacağım. Kimse kusura bakmasın. Ne kolay anlaşılır bir dil, ne de karmaşık entelektüel lafızlar kullanacağım. Kendim olacağım.

Konuşmaktan çok dinlemeyi, okumaktan çok yazmayı sevenlerle buluşacağım için heyecanlıyım.

Blog yazarlığı hem yazarlık açısından hem de teknik anlamda uzağımda olduğu için acemiliklerime göz yummanızı istemek zorundayım.

Görselliğe düzene değil içeriğe bakın isterim.